KAÇKAR ve VERÇENİK ZİRVE TIRMANIŞI

1185212_10151784005941306_175784205_n - Kopya
Kocaeli Dağcılık ve Yeşil Bursa Dağcılık Kulüplerinin organize ettiği Büyük Kaçkar ve Verçenik zirve tırmanışına katıldım. Bu tırmanış, Deprem Şehitlerini Anmak için yapılmıştı. İyi ki katılmışım. Rüya gibi sekiz gün geçirdim onlarla. 9 Ağustos’ta başlayan yolculuğumuz 17 Ağustos’ta sona erdi.

9 Ağustos gecesi Konya’dan yola çıktım. Ekiple Trabzon’da buluşacaktım. Fakat Samsun’dan çıkar çıkmaz bir tesiste, buluşmamıza yüzlerce km kala grupla karşılaştık. Sekiz gün sürecek güzel anlar birkaç saat erken başlamıştı. Karadeniz’de, Karadeniz türküleri ve hoş muhabbetler eşliğinde güzel şehirlerden, yemyeşil köylerden geçtik. Son durağımız Rize’ydi. Oradan tüm eksikliklerimizi giderip Çamlıhemşin’e geçtik. Çok dik bir vadiye kurulmuş, küçük, şirin bir ilçeydi. İki sıra apartmanların arasında bir cadde ve buranın arkasında çağlayıp giden Fırtına Deresi… Çamlıhemşin’de bazı görüşmeler yaptıktan sonra Verçenik Yaylası’na doğru yola koyulduk. Yolumuz, Fırtına Deresi’nin yanı başından ilerliyordu. Zilkale uzaktan göründü. Dönüşte uğramak için bu güzel kaleyi es geçtik. Fakat burayı geçer geçmez aracımızın altı yoldaki kayalara vurmaya başladı. Çoğumuz indik araçtan. Yürümeye başladık. Hava kararıyordu. Ateş böcekleri git gide kendini daha çok gösteriyordu. Az sonra hava iyice karardı. Bir ara tepe lambalarımızı kapatıp yürümeyi denedik. Zifiri bir karanlık vardı. Ne ay ne de bir tane yıldız vardı gökte. Fırtına Deresi’nin gürültüsünden birbirimizin sesini zor işitiyorduk. GPS’lere baktık. 5-6 km kadar yürümüşüz. Aracımız diğer arkadaşları Verçenik Yaylası’na bıraktıktan sonra dönüp bizi alacaktı.

Saatler geçiyordu ve gelen giden kimse yoktu. Yol üstünde ahşap bir lokanta bulup oturduk ve aracımızı beklemeye koyulduk. Bir müddet sonra jipini almak için Zilkale’den Çamlıhemşin’e dönen Asım abimiz geldi. Biz beş kişi binip Verçenik’e doğru yola koyulduk. Yol gerçekten çok kötüydü. Bir saat kadar gittikten sonra Fethi, eski model bir minibüsle karşımızdan geldi. Anlaşılan o ki, kendi aracımızın bu yollardan bir kez daha geçmesi mümkün değildi. Yayladan başka bir dağcı ekibin tuttuğu araç ile bizi almaya geliyorlardı. Uzun bir yolculuktan sonra 2650 metre rakımlı Verçenik Yaylası’na ulaştık. Bastığımız her yer sulaktı ve o gece karanlığında botlarımızın içine su gitmesi hiç de iyi olmadı. Herkes çok yorgundu. Önceki grup çadırlarını kurup dinlenmeye çekilmişti. Alelacele çadırlarımızı kurduk. Saatlerdir yağmur çiseliyordu. Çadırıma girip kıyafetlerimi değiştirdim ve hipotermiye yakalanmamak için tulumumun içine girdim. Saat 00.30’u gösteriyordu. O anda haber geldi. “Sabah 6’da hareket edilecek.” Aslında ilk günü yaylada dinlenerek geçirebileceğimiz ihtimalini düşünüyorduk ama bir gün sonra havanın bozacağından haberimiz yoktu. “Bu yorgunlukla sabah 5’te nasıl kalkarım?” diye düşünerek uykuya daldım. Deliksiz bir uyku çekmişim. Kamp alanındaki konuşmalardan vaktin geldiğini anladım.

Tulumumdan çıkıp giyindim ve zirve çantamı hazırlayıp çadırımdan çıktım. Saat tam 6’da yürümeye başladık. Bir buçuk saatlik bir yürüyüşle Kapılı Göllere vardık. Burada gıyaben tanıdığım Dağların Oğlu namlı Bülent Erkan ve Yılmaz Seferoğlu adlı dağcı arkadaşlarla bizzat tanıştık. Onlar da bizimle zirve tırmanışına katıldılar. Bu göller birer doğa harikasıydı. Bu noktadan itibaren git gide dikleşen bir parkurdan ilerlemeye başladık. Bacaya kadarki olan parkur gitgide daralıyor ve oraya kadar dağınık ilerleyen dağcıları ip gibi diziyordu parkur. Balkon’a kadar bazı bölgelerden zorlanarak tırmandık ama bu noktadan sonra emniyetli ve teknik tırmanış gerekiyordu. Kocaeli Dağcılık Başkanı ve TDF Kocaeli İl Temsilcisi Mehmet Demir’in öncülüğünde bacadan tırmanmaya başladık. O andan itibaren olacakları tahmin etmeye başladık.

582382_10151790392376306_1763518025_n - KopyaYukarıdan ikide birde taş düşüyordu. Bazen kaskımıza bazen omzumuza fındık büyüklüğünden el büyüklüğüne kadar taşlar düşüyordu. Tırmanma kabiliyetinin, kondüsyonun, teknik bilginin yeterli olmadığı bir dağdı burası. Çünkü bir yerinize taş değmemesi için biraz da şansınızın olması gerekiyordu. Zirveye yaklaşanlar olarak, aşağıdan gelen arkadaşlara taş düşürmemek için büyük emek sarf ediyorduk. İki saat sonra sağ salim zirvedeydik. Arkamızdan gelen başka bir dağcı grubu da zirveye birer ikişer ulaşmaya başladı. Onların tamamının zirveye ulaşmasını bekledik. Dördü Türk ikisi İngiliz olan altı kişilik bir ekipti. Onlar çıkar çıkmaz inişe geçtik. Son önlemler alındı, son uyarılar yapıldı. Taş düşürülmemesi için azami dikkat edilmesi ve birer metre arayla inilmesi istendi. Her şey çok iyi gidiyordu. Bir tane bile taş düşürmeden inişimizi yapıyorduk. Zirvede bizim inişimizi bekleyen gruba telsizden haber verdik: “Yavaş yavaş inebilirsiniz.” Telsizi düşürdüm. Kayalıkların arasında kaybolup gitti. Bu anonstan sonra ipli teknik inişle birkaç dakikada en aşağıya indim. Bir an düşündüm, ilerlesem mi yoksa emniyetli bir yerde beklesem mi diye. Bir an hızlıca ineyim, diye düşündüm. Son telsiz anonsumuzdan 15-20 dakika kadar sonra yukarıdan büyük bir gürültü koptu: “Taş! Taş! Taş!” Hiç bu kadar yüksek sesle söylenmemişti. Eyvah, dedim, çok büyük bir taş geliyor galiba. Derken dökülen kayaların sesleri gitgide yakınlaşmaya başlamıştı. Girecek bir yer bulmalıydım. Bulamadım. Kayaya tamamen yapıştım ve çantama, sırtıma, kaskıma gelen çeşitli büyüklükteki taşlara dayandım. Bir ara küçük taşlar kesildi. Korkarak arkaya baktım, yüzüme, gözüme çamurlar sıçratarak ve dönerek havadan inen futbol topu büyüklüğünde bir taşın bana doğru geldiğini gördüm. Elim, ayağım titredi. Kafamın bir karış yanından gürültülerle ve bir top mermisi gibi geçip gitti. Kendimi emniyetli bir yere almalıydım. Bir çırpıda karşı yamaca atladım. Taş düşse bile buraya gelmesi imkansızdı şimdi. Yukarıya bir iki küfür savurdum.

Sonradan öğrendik ki, yukarıdaki grup, büyükçe bir kayayı yerinden oynatmış ve oynatan kişi, taşın üzerimize gelmemesi için 15 dakika kayayı o dik yamaçta tutmuş. Gücü bitince anons geçmişler, büyükçe bir taş bırakıyoruz, herkes saklansın diye. Ama bizim telsiz düşmüş, diğer telsizli arkadaşlar da çok gerilerde kalmışlardı. O anda bırakılan taştan kimsenin haberi yoktu ve aşağıdaki 16 kişiye değmeden geçmesi mucize gibi bir şeydi. Çünkü bu 16 kişi, 1 metre enindeki bir bacadan inmekteydi. Şimdi “Verilmiş sadakamız varmış” diyorum. “O kaya, hiç birimize değmeden nasıl geçti?” Hala gözümün önünde o sahne. Yukarıdan Mehmet bağırdı: “Kimsede bir şey yok. Aşağıdakiler, hemen uzaklaşın oradan, çabuk inin aşağıya!” Sinan, Cevat ve ben çarşaktan hızlıca inmeye başladık. Yukarıdan bir iki taş daha gelse de artık uzaklaşmıştık tehlikeli bölgeden. Bu arada dikkatimiz dağılmıştı ve bir iki kere 3-4 metrelik yuvarlanma ile biten küçük kazalar atlatmıştık. Bu 1235936_10151806533611306_405367887_n - Kopyakazalardan birinde dizimi fena halde taşa çarptım. Yarım saat kadar oturup dizime kar bastım. Acısı dinmişti sanki. Kapılı Göller’e indim ve Cevat ile Sinan’ı beklemeye başladım. Çantamı çıkarıp bir şeyler atıştırdım. Botlarımı çıkarıp ayaklarımı buz gibi göle soktum. Güneş batmak üzereydi. Arkadaşlarım da gelince biraz daha oturup kamp alanına doğru yürümeye başladık. Hava tam anlamıyla kararırken kamp alanına vardık. Kamp yerinde kalan arkadaşlar çay hazırlamışlardı. Bir bardak içtim ve çadırıma giderek yemek yapmaya koyuldum. Alelacele bir çorba yapıp içtim ve tulumuma girerek uyudum. Gece 23’e doğru diğer arkadaşlarımın da tamamı kamp alanındaydı. Zirvede bizi bekleyen dağcı grup ise sabaha karşı 4’te dönebilmişler. Koyu bir uykuya daldım o gece, o yorgunlukta, 2650 rakımlı dumanlı Verçenik yaylasında, çadırımda…

Mehmet GÜLTEKİN

1185212_10151784005941306_175784205_n - Kopya
Kocaeli Dağcılık ve Yeşil Bursa Dağcılık Kulüplerinin organize ettiği Büyük Kaçkar ve Verçenik zirve tırmanışına katıldım. Bu tırmanış, Deprem Şehitlerini Anmak için yapılmıştı. İyi ki katılmışım. Rüya gibi sekiz gün geçirdim onlarla. 9 Ağustos’ta başlayan yolculuğumuz 17 Ağustos’ta sona erdi.

9 Ağustos gecesi Konya’dan yola çıktım. Ekiple Trabzon’da buluşacaktım. Fakat Samsun’dan çıkar çıkmaz bir tesiste, buluşmamıza yüzlerce km kala grupla karşılaştık. Sekiz gün sürecek güzel anlar birkaç saat erken başlamıştı. Karadeniz’de, Karadeniz türküleri ve hoş muhabbetler eşliğinde güzel şehirlerden, yemyeşil köylerden geçtik. Son durağımız Rize’ydi. Oradan tüm eksikliklerimizi giderip Çamlıhemşin’e geçtik. Çok dik bir vadiye kurulmuş, küçük, şirin bir ilçeydi. İki sıra apartmanların arasında bir cadde ve buranın arkasında çağlayıp giden Fırtına Deresi… Çamlıhemşin’de bazı görüşmeler yaptıktan sonra Verçenik Yaylası’na doğru yola koyulduk. Yolumuz, Fırtına Deresi’nin yanı başından ilerliyordu. Zilkale uzaktan göründü. Dönüşte uğramak için bu güzel kaleyi es geçtik. Fakat burayı geçer geçmez aracımızın altı yoldaki kayalara vurmaya başladı. Çoğumuz indik araçtan. Yürümeye başladık. Hava kararıyordu. Ateş böcekleri git gide kendini daha çok gösteriyordu. Az sonra hava iyice karardı. Bir ara tepe lambalarımızı kapatıp yürümeyi denedik. Zifiri bir karanlık vardı. Ne ay ne de bir tane yıldız vardı gökte. Fırtına Deresi’nin gürültüsünden birbirimizin sesini zor işitiyorduk. GPS’lere baktık. 5-6 km kadar yürümüşüz. Aracımız diğer arkadaşları Verçenik Yaylası’na bıraktıktan sonra dönüp bizi alacaktı.

Saatler geçiyordu ve gelen giden kimse yoktu. Yol üstünde ahşap bir lokanta bulup oturduk ve aracımızı beklemeye koyulduk. Bir müddet sonra jipini almak için Zilkale’den Çamlıhemşin’e dönen Asım abimiz geldi. Biz beş kişi binip Verçenik’e doğru yola koyulduk. Yol gerçekten çok kötüydü. Bir saat kadar gittikten sonra Fethi, eski model bir minibüsle karşımızdan geldi. Anlaşılan o ki, kendi aracımızın bu yollardan bir kez daha geçmesi mümkün değildi. Yayladan başka bir dağcı ekibin tuttuğu araç ile bizi almaya geliyorlardı. Uzun bir yolculuktan sonra 2650 metre rakımlı Verçenik Yaylası’na ulaştık. Bastığımız her yer sulaktı ve o gece karanlığında botlarımızın içine su gitmesi hiç de iyi olmadı. Herkes çok yorgundu. Önceki grup çadırlarını kurup dinlenmeye çekilmişti. Alelacele çadırlarımızı kurduk. Saatlerdir yağmur çiseliyordu. Çadırıma girip kıyafetlerimi değiştirdim ve hipotermiye yakalanmamak için tulumumun içine girdim. Saat 00.30’u gösteriyordu. O anda haber geldi. “Sabah 6’da hareket edilecek.” Aslında ilk günü yaylada dinlenerek geçirebileceğimiz ihtimalini düşünüyorduk ama bir gün sonra havanın bozacağından haberimiz yoktu. “Bu yorgunlukla sabah 5’te nasıl kalkarım?” diye düşünerek uykuya daldım. Deliksiz bir uyku çekmişim. Kamp alanındaki konuşmalardan vaktin geldiğini anladım.

Tulumumdan çıkıp giyindim ve zirve çantamı hazırlayıp çadırımdan çıktım. Saat tam 6’da yürümeye başladık. Bir buçuk saatlik bir yürüyüşle Kapılı Göllere vardık. Burada gıyaben tanıdığım Dağların Oğlu namlı Bülent Erkan ve Yılmaz Seferoğlu adlı dağcı arkadaşlarla bizzat tanıştık. Onlar da bizimle zirve tırmanışına katıldılar. Bu göller birer doğa harikasıydı. Bu noktadan itibaren git gide dikleşen bir parkurdan ilerlemeye başladık. Bacaya kadarki olan parkur gitgide daralıyor ve oraya kadar dağınık ilerleyen dağcıları ip gibi diziyordu parkur. Balkon’a kadar bazı bölgelerden zorlanarak tırmandık ama bu noktadan sonra emniyetli ve teknik tırmanış gerekiyordu. Kocaeli Dağcılık Başkanı ve TDF Kocaeli İl Temsilcisi Mehmet Demir’in öncülüğünde bacadan tırmanmaya başladık. O andan itibaren olacakları tahmin etmeye başladık.

582382_10151790392376306_1763518025_n - KopyaYukarıdan ikide birde taş düşüyordu. Bazen kaskımıza bazen omzumuza fındık büyüklüğünden el büyüklüğüne kadar taşlar düşüyordu. Tırmanma kabiliyetinin, kondüsyonun, teknik bilginin yeterli olmadığı bir dağdı burası. Çünkü bir yerinize taş değmemesi için biraz da şansınızın olması gerekiyordu. Zirveye yaklaşanlar olarak, aşağıdan gelen arkadaşlara taş düşürmemek için büyük emek sarf ediyorduk. İki saat sonra sağ salim zirvedeydik. Arkamızdan gelen başka bir dağcı grubu da zirveye birer ikişer ulaşmaya başladı. Onların tamamının zirveye ulaşmasını bekledik. Dördü Türk ikisi İngiliz olan altı kişilik bir ekipti. Onlar çıkar çıkmaz inişe geçtik. Son önlemler alındı, son uyarılar yapıldı. Taş düşürülmemesi için azami dikkat edilmesi ve birer metre arayla inilmesi istendi. Her şey çok iyi gidiyordu. Bir tane bile taş düşürmeden inişimizi yapıyorduk. Zirvede bizim inişimizi bekleyen gruba telsizden haber verdik: “Yavaş yavaş inebilirsiniz.” Telsizi düşürdüm. Kayalıkların arasında kaybolup gitti. Bu anonstan sonra ipli teknik inişle birkaç dakikada en aşağıya indim. Bir an düşündüm, ilerlesem mi yoksa emniyetli bir yerde beklesem mi diye. Bir an hızlıca ineyim, diye düşündüm. Son telsiz anonsumuzdan 15-20 dakika kadar sonra yukarıdan büyük bir gürültü koptu: “Taş! Taş! Taş!” Hiç bu kadar yüksek sesle söylenmemişti. Eyvah, dedim, çok büyük bir taş geliyor galiba. Derken dökülen kayaların sesleri gitgide yakınlaşmaya başlamıştı. Girecek bir yer bulmalıydım. Bulamadım. Kayaya tamamen yapıştım ve çantama, sırtıma, kaskıma gelen çeşitli büyüklükteki taşlara dayandım. Bir ara küçük taşlar kesildi. Korkarak arkaya baktım, yüzüme, gözüme çamurlar sıçratarak ve dönerek havadan inen futbol topu büyüklüğünde bir taşın bana doğru geldiğini gördüm. Elim, ayağım titredi. Kafamın bir karış yanından gürültülerle ve bir top mermisi gibi geçip gitti. Kendimi emniyetli bir yere almalıydım. Bir çırpıda karşı yamaca atladım. Taş düşse bile buraya gelmesi imkansızdı şimdi. Yukarıya bir iki küfür savurdum.

Sonradan öğrendik ki, yukarıdaki grup, büyükçe bir kayayı yerinden oynatmış ve oynatan kişi, taşın üzerimize gelmemesi için 15 dakika kayayı o dik yamaçta tutmuş. Gücü bitince anons geçmişler, büyükçe bir taş bırakıyoruz, herkes saklansın diye. Ama bizim telsiz düşmüş, diğer telsizli arkadaşlar da çok gerilerde kalmışlardı. O anda bırakılan taştan kimsenin haberi yoktu ve aşağıdaki 16 kişiye değmeden geçmesi mucize gibi bir şeydi. Çünkü bu 16 kişi, 1 metre enindeki bir bacadan inmekteydi. Şimdi “Verilmiş sadakamız varmış” diyorum. “O kaya, hiç birimize değmeden nasıl geçti?” Hala gözümün önünde o sahne. Yukarıdan Mehmet bağırdı: “Kimsede bir şey yok. Aşağıdakiler, hemen uzaklaşın oradan, çabuk inin aşağıya!” Sinan, Cevat ve ben çarşaktan hızlıca inmeye başladık. Yukarıdan bir iki taş daha gelse de artık uzaklaşmıştık tehlikeli bölgeden. Bu arada dikkatimiz dağılmıştı ve bir iki kere 3-4 metrelik yuvarlanma ile biten küçük kazalar atlatmıştık. Bu 1235936_10151806533611306_405367887_n - Kopyakazalardan birinde dizimi fena halde taşa çarptım. Yarım saat kadar oturup dizime kar bastım. Acısı dinmişti sanki. Kapılı Göller’e indim ve Cevat ile Sinan’ı beklemeye başladım. Çantamı çıkarıp bir şeyler atıştırdım. Botlarımı çıkarıp ayaklarımı buz gibi göle soktum. Güneş batmak üzereydi. Arkadaşlarım da gelince biraz daha oturup kamp alanına doğru yürümeye başladık. Hava tam anlamıyla kararırken kamp alanına vardık. Kamp yerinde kalan arkadaşlar çay hazırlamışlardı. Bir bardak içtim ve çadırıma giderek yemek yapmaya koyuldum. Alelacele bir çorba yapıp içtim ve tulumuma girerek uyudum. Gece 23’e doğru diğer arkadaşlarımın da tamamı kamp alanındaydı. Zirvede bizi bekleyen dağcı grup ise sabaha karşı 4’te dönebilmişler. Koyu bir uykuya daldım o gece, o yorgunlukta, 2650 rakımlı dumanlı Verçenik yaylasında, çadırımda…

Mehmet GÜLTEKİN

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *