Karya Yolu 2. Etap Keşif Yürüyüşü

SAMSUNG CAMERA PICTURES

10 Mart sabahı yine iki hafta öncesinde olduğu gibi Selçuk otogarında buluştuk. Doğasever dostlar Selçuk Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bahçesinde çaylarını söylemişler, simitlerini, kahvaltılıklarını çıkarmışlar kahvaltı etmekteler. Sıcacık kucaklaşmalar… Birbirimizi özlemişiz galiba… Hemen çöktüm masaya. Kahvaltımızı ettik. Eşyalarımızı arabaya koyup yola düzüldük.

Panionion’da durduk. Şimdiki adı Güzelçamlı. İki adı da güzel. Ana yoldan 500 metre kadar denize sırtımızı verip ilerledikten sonra küçük anfitiyatronun olduğu yere geliyoruz. “Panionion burası işte.” diyor Başkan Özgür Aydoğan.

Panionion, Aydın kıyı şeridinde, milli park konumuna sahip Dilek Yarımadasında yer alan Samsun Dağı’nın (Antik çağdaki adıyla Mykale – KaryA’nın 4 kutsal ve önemi dağından biridir.) denize bakan kuzey yamacında bulunan bir sit alanı.

Sitin ismi, Panionion’da düzenlenmeye başlanmış olan Olimpiyat Oyunları (Panionia Festivali veya Panegyris) ile özdeşleşmiştir. Bu festivalin başlangıcı muhtemelen buradaki ilk tapınağın kurulması ile eşzamanlıdır (MÖ 8. yüzyıl).

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Sitte, Poseidon’a adanmış bir İyon tapınağı bulunmaktadır. MÖ 6. yüzyılda Pers İmparatorluğu’nun Lidya Krallığı’nı yıkması ve Anadolu’yu tamamıyla işgalinden sonra 12 İyon kenti arasındaki işgale direniş amaçlı ilk birliğin toplanma yeri olmasından kaynaklanmaktadır. (İyonya Birliği veya Panionia Birliği).

Tapınak İyonya kentlerinden biri olan ve Samsun Dağı’nın iç bölgeye bakan yamaçlarından 5 km. uzaklıkta bulunan Priene kentinin denetimindeydi. Dini ayinlerin, festivalin ve oyunların yönetim ve denetimi ve burada toplantılar düzenlendiğinde başkanlık Priene kenti temsilcileri tarafından sağlanmaktaydı.

Pers İmparatorluğu idaresi altında Panionion’daki dini faaliyetlerin sekteye uğradığı bilinmektedir. M.Ö. 5. yüzyılın sonlarında yazan Tukididis İyonyalıların o çağda festivallerini artık Efes’te düzenlemeye başladıklarını belirtmekte, Diodorus da yarımadadaki sürekli çatışma ortamı nedeniyle Panionia festivalinin Efes’e taşındığı bilgisini doğrulamaktadır. Büyük İskender çağında oyunlar ve festival yeniden Panionion’a dönmüş, ve önemleri zaman içinde giderek azalsa da, varlıklarını Roma İmparatorluğu dönemine kadar sürdürmüşlerdir

Sunağın 50 m güneybatısında küçük bir tiyatro veya odeum yer almaktadır. Yarım daireyi biraz aşan bir şekle sahip olan bu odeum 32 m çapındadır ve kayaların içine kesilmiş 11 sıra oturağı bulunmaktadır. Bu mekanın Panionion Birliği toplantılarının cereyan ettiği konsey odası olduğu varsayılmıştır. Hali hazırdaki kalıntılar MÖ 4. yüzyıldan kalma olup, bu dönem de Panionia Festivallerinin yeniden canlandırıldığı çağa denk gelmektedir.

Burada bir müddet durup, Panionion hakkında bilgi aldıktan sonra orman içlerine doğru güzel bir patikadan dalıyoruz.

Çamlık arazinin içinde çok güzel bir patika. Arkasında zeytinlikler, tarlalar. Tarlaları geçip bir vadiye giriyoruz. Sağlı solu orman. Bir müddet ilerledikten sonra sol tarafa dikine çıkan güzel bir patika görüyoruz. O tarafa kırıyoruz dümenleri bu sefer. Döne döne yukarılara kadar geliyoruz. Etrafta sağlı sollu ve garip görünümlü sandal ağaçları. Çoğu zaman dallarını bir ip gibi kullanarak asılarak çıkıyoruz. “Demek ki bu ağaç çok faydalı.” diyoruz. Garip şekilli olanları var bu ağacın. Hepsinin altında fotoğraf çekilmek mümkün değil diyor, birazcık hızlanıyoruz. Ekipte kopmalar oluyor.

– Arkalarda biri tekledi, yavaşlayın!

– Allahallah, diyoruz, Onur bu yürüyüşte yoktu ama, bu tekleyen de kim, diyoruz.

– Ekibimize yeni katılan Önder abimizmiş bu sefer erken kesilen. Çantasını şöyle birtartıyoruz:

– Abi, ne yaptın, gülle mi taşıyorsun, diyor içimizden biri. Eşyalarını birer ikişer paylaşıyoruz

Yola devam…

İleride garip görünümlü bir “ağaç mezarlığı”na giriyoruz. Ağaçların neredeyse tamamı kuru ve bu mevkide patika tamamen kayboluyor. Ekip, sağa sola dağılarak yürümeye başlıyor. Arkada kalanlar oluyor. Önde Ersel abi, büyük bir çaba veriyor. Türk kasıyla(!) kan ter içinde kalmış. Bir yandan da geçit yerlerindeki odunları kırıp aşağılara atıyor.

– Abi, ter içinde kalmışsın zaten, dur, soluklan, diyorum. Durmuyor. Ben de başlıyorum dalları kırıp yol açmaya. Ellerimize, kolalarlımıza ve çantalarımıza kara bulaşıyor. Derken arkadan Ali Rıza geliyor. Ağzı yüzü kara olmuş. “Bu ne hal, yüzüne ne olmuş?” diyor, gülüşüyoruz.

– Ne var ne olmuş ki, diyor?

– İşte biz de onu soruyoruz ya, ne olmuş, diyoruz. (Burası Cem Yılmaz’dan alıntı.) Arkadan gelenler var, onlara akıyoruz; mutlaka bir yerlerine kara bulaşmış. Karaların sırrı çözüldü: Bulunduğumuz bölgede yangın çıkmış ve bu kuru ağaçlar onun eseri. Yanmış ağaçlardan her yanımıza karalar bulaşmış da haberimiz yok.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

– Özgür buranın adı ne, diyorum?

– Bilmiyorum ama Mykele (Samsun) Dağı, diyor. O zaman bu yamaca ben ad veriyorum: ¨KARA BULAŞTIRAN” Nasıl?

– Özgür, ağabeycim yola varamayacak mıyız hala? Özgür GPS cihazına bakıyor:

– Toprak yola 500 metre var! Yarım saat önce bana 550 metre var demişti. Neyse, yorgun insanların moralini bozmayayım. Dedim, sustum. O ara Özgür, sanki bakışlarını bizden kaçırdı. Ersel abiyle göz göze geldik.

Neyse ki kurumuş, devrilmiş ve yanmış ağaç dallarını geride bırakıp düzgün bir patikaya ulaşıyoruz. Karşımızda bir havuz, etrafı tel örgülerle çevrili.

– Yangın havuzu, diyor Özgür, yanı başından geçerken havuzun. Güzel bir toprak yolda ilerliyoruz. Muhabbetler derinleşiyor. Bülent Turfanda abimle derin mevzulara dalıyoruz bir ara. Gurup yürürken toparlanmaya başlıyor. Yolun kıvrıldığı bir yerde yemek molası… Halil Özer abimiz en yükseğe oturuyor nedense!

– Ne işin var kardeşim orda, insene aşağı, diyor Ersel abi.

– Ben yüksekleri seviyorum kardeşim, diyor, her zamanki pozitif enerjili tavrıyla. Halil abimiz içindeki çocuğu hiç öldürmemiş ve öldürmeyecek olan bir arkadaşımız.

Seviliyor ekipte. Etrafına hep gülen yüzünü ve neşeli tavırlarını gösteriyor. Enerjik Selim’in böreklerinden yiyoruz, Nermin ablanın kendi yaptığı zeytinlerden yiyoruz derken karnımız doyuyor. Acele etmiyoruz, rahatız. Yolumuz az kaldı. Bu etapta fazla zorlamayacağız kendimizi.

Toparlanıyoruz. Millet önde Ersel abimle ben arkalarda devam ediyoruz. Hep doğadan konuşacak değiliz ya, biraz da “memleket meseleleri”nden dem vuruyoruz. Derken bir dereye geliyoruz. Her zamanki gibi “Enerjik Selim” en önde, duyun tadına ilk o bakıyor.

– Oh! Buz gibi, diyor. Mataralar doluyor, avuç avuç su içiliyor ve tekrar devam ediliyor. Az ilerledikten sonra alt yanımızda antik bir duvar görüyoruz.

– Burası Kurşunlu Manastırı, diyor Ersel abi.

– Niye inmeden geçip gittik abi, diye soruyorum?

– Az ilerden gireceğiz, diyor.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Harabeler ilerledikçe artıyor. Galiba büyükçe bir manastırmış diyoruz.Az ileride kocaman iki çınarın arasından gürül suların aktığı bir dere kenarına atıyoruz çantaları.

– Burası kamp yerimiz, diyor Özgür. Manastırı görmek isteyenlerle aşağı inelim diğerleri burada kalabilir, diyor.

Ormanlık bir bölgeden aşağı doğru iniyoruz. Az ilerleyince bir şapel… Mezar odaları… Görülmeye değer bir yapı. Hava yumuşak. Orman içinde eski taş döşeli bir yola giriyoruz. Yol dikkatimi çekiyor. İleride Kurşunlu Manastırı tüm heybetiyle görüyoruz.

Duvarlarından bazıları göçmüş, içinden koskoca ağaçlar büyüyürek tavanı yıkmış ama ayakta kalan yerleri hala güzel. İç duvar boyamaları yer yer fark edilebiliyor. Burada da canımızı yakan o üzücü görüntü… Bu yapıların yıkılması pahasına; hazineciler, duvarların diplerini metrelerce kazmış. Derin bir “Of!” çekip fotoğraf çekiyoruz manastırda. Az ilerdeki uçurumlu kayada oturuyoruz, manzaranın tadını çıkarıyoruz. Bu arada Özgür:

– Aşağıdaki patika keşiş yolu, diyor. Vadinin dibine kadar iner. Zamanında Davutlar’dan keşişlerin manastıra ulaşmak için kullandıkları yoldur, der. O andan itibaren takıyorum kafayı o patikaya.

– Oradan da yürümek istiyorum ben. O yola kimbilir kimlerin ruhu sinmiştir binlerce yıldır, diyorum.

Aşağıları seyretmeye koyuluyoruz. Alabildiğine yeşillik, sarp kayalar, az ötelerde Davutlar, daha da ötede Ege denizi… Gözlerimizi banyo ettiriyoruz yeşilin her bir tonuyla… Tabiatı onurlandırdığımız an. İşte o an, tabiat ananın kucağına koyuveriyoruz kendimizi, kendimizi o tabiatın sıradan parçaları gibi, bir ot, bir dal, bir kaya, bir ağaç gibi hissediyoruz. Baktığımız ağaçlar, kayalar da bize bakıyor, el sallıyoruz, doğaya; yapraklarını sallayarak yanıt veriyor ağaçlar. Bağırarak, çığlıklar atarak sesimizi salıveriyoruz doğaya, doğanın bir parçası oluveriyor sesimiz. Karşı kayalar. sesimize aynı tonda karşılık veriyorlar… Dedim ya, doğayı onurlandırdığımız, doğayla onurlandığımız an… Ayfer abla, Önder abi, Ersel abi, “Enerjik Selim” Aykut abi, Tanyeli abla ve ben, bir de doğa. Başbaşayız.

Yukarıya çıkıyoruz. Kamp yerine. Kocaman bir meydan ateşi yakılmış, adam kalınlığında odunlar atılmış ve hala da atılmakta… Muhabbet çok güzel. Bülent abimizden şarkılar dinliyoruz. Taze portakal suyu ile absolutu karıştırıp birer bardak içiyoruz. İçimizi ısıtıyor. “Şu hamak boşalsa da biraz yatsam.” diyorum içimden. Galiba duydular. Hamak boşaldı. Gidip yatıyorum. Hava biraz serin. Bacaklarımın üşüdüğünü hissediyorum. Ekipten etrafı dolaşanlar var. Nermin abla papatyaların arasını temizliyor, Çadırını oraya kuracak anlaşılan.

– Teşekkür ederim abla, çadırımı kuracağım yeri ben temizlerdim, diyorum. Gülüşüyoruz. Derken o telsiz çalmaya başlıyor. Karşı tarafta Hulusi abi. Eşyalarımızı getiren araç çamura saplanmış, gelin itin diyorlar. Gidiyoruz. Bir km ilerledikten sonra, orası değil, bu tarafa gelin, diyorlar. Geri dönüyoruz. Kamp yerindeki arkadaşlar durumu anlıyor. Yine 1 km ilerledikten sonra telsiz trafiğinden anlıyoruz ki, yine yanlış yöne gidiyoruz. Bu sefer patikadan aşağıya eğiliyoruz. Özgür:

– Memet, hep sen istedin “Keşiş Yolu”nu yürümeyi. Al sana keşif yolu, diyor.

Benim için bir zevk. Patika çok güzel. Hava kararmak üzere. Aracın nereye battığı tam olarak belli değil. Paldır küldür iniyoruz vadiye. Yolun birçok yeri çamur, hatta bataklığa dönüşmüş, aracı bulsak bile malzemelerle yukarı çıkmamız neredeyse imkansız. Canımız sıkılıyor. Aşağıda da yukarıdakinin aynısı oluyor. Bir o tarafa gidiyoruz, bir bu tarafa; ama aracımızın nerede olduğu belli değil. Hava karardı. Halil Özer abimiz, neşesini hiç kaybetmedi. İki saattir sağa sola koşturup durmaktan yorgunluğumuz belli olmaya başladı. Anlaşıldı.

– Geri dönüyoruz, dedi Özgür.

– Nereye kadar, dedim Özgür’e.

– Patika’nın bittiği, dereyle buluştuğu yere kadar, dedi.

– Ne! Ta oraya mı? Yıkıldım. Özgür, telsizle yukarıdaki eşyaları bekleyen kamp yeri sakinlerini aradı:

– Bizim eşyaları da alın, Keşiş Yolu’ndan aşağıya inin. Bence onlar da orada yıkıldı. Yıkılan yıkılana.

Doğanın tadı, bazen aksiliklerle çıkardı. Yürüdük. Hava iyice zifiri karanlık oldu. Gelen 420793_10150663395001306_1544175966_naraçta da Hulusi abimiz, eşi, köpekleri ve İsmail Demirci arkadaşımız var. Onlar da kamp yerine kadar gelip, ertesi günkü parkuru bizimle yürüyeceklerdi. Patikanın başına kadar geldik. Özgür’le Halil abi gelenlerin eşyalarına yardımcı olabilmek için patikadan dikine vurdular. Ben ve Enerjik Selim, dere kenarında beklemeye koyulduk. Karanlık içimizi ürpertiyor.

– Hadi, dedim Selim’e gelenler için şu dereye geçiş yapalım, bayanlar bu haliyle bu dereden zor geçerler, dedim. Başladık, köprü inşaatına, gecenin karanlığında, KaryAlıların Mykale Dağı’nda. Bir taş, bir taş daha… Köprü kuruldu. İki saat kadar ekibin gelmesini bekledik. Geldiler. Perişandılar. Bülent abimiz kaymış düşmüş, kaval kemiği fena morarmış. Ama moraller düzgün. Sorun yok. Üçe ayrılan ekibimiz sonunda buluşuyor. Yukarıdan gelen ekip, bir ara yolu şaşırıp tekrar dikine tırmanmış bir müddet karanlıkta; ama sonunda yolu bulmuşlar. Önden giderek arayı ekiple bir hayli açmışız. Arkadan gelenlerin alın lambaları ile görüntüsü çok hoştu. Ateş böcekleri kıskanıyordu onları o an. Birkaç gece fotoğrafı neden olmasın… Oluyor da… Devam ediyoruz. Çamur bir yol… Kalın çatlaklar içinde bir arazi. Bazıları insan sığacak kadar. Toprak mı kaymış, deprem mi olmuş, anlayamıyoruz. Bu çatlaklar fay çatlaklarına benziyor. Çünkü arazide eğim nereceyse hiç yok. Davutlarda aracımızı görüyoruz. Çamur içinde. İsmail de orda. Bir kahvenin önünde bizi bekliyorlar. Oturuyoruz. İçime bir üşüme girdi. Midem rahatsız. Çay içmek istemiyorum.

– Bir çorbacı yok mu burada, diyorum. Ersel abi kaş-göz ediyor. Selim, Ersel abi ve ben

götüm götüm çorbacının yolunu tutuyoruz. İki tabak tuzlama. Oh! Yarasın. Sağ dizimdeki ağrı, o gün hiç rahat vermedi. Orada dinlenince iyice ağrıdığını hissetim, galiba dedim, ben yarın aranızda yokum. Dizim fena. Kuşadasına geçip, otelde yattım ama aklım hala yarın yürünecek olan Priene’de, Z Yolu’nda. Sabah kalkınca arasam mı aramasam mı düşünüp duruyorum. Derken Özgür arıyor:

– Ne yaptın, diyor?432263_10150663398791306_2002941333_n

– Oteldeyim bir şey yapmadım, diyorum. Nerdesiniz?

– Biz Magnezköy’deyiz, diyor.

– Ya beni de alın bugün, diyorum.

– Beş dakika sonra Ersel abi kapıdan beni alıyor, dünya güzeli iki çocuğuyla beraber. Selin

Naz ve Can’la birlikte yola koyuluyoruz. İlk durak Piriene Antik Kenti. Filozoflar kenti.

Şimdi Turunçlar Köyü’nün yanı başında bulunan ören yeri, kentin ilk kurulduğu yer değildir. İlk yerleşmenin konumu kesinlikle bilinememektedir. Söylenceye göre kent, İon göçleri sırasında son Atina Kralı Kodros’un torunlarından Aipytos tarafından kurulmuş, bu topluluğa daha sonra Philotas adlı birinin başkanlığındaki Thebaililer katılmıştır. Priene daima Atina’yı ana kenti gibi görmüştür. İlk günden İon Birliği’ne üye olur. Bir izine rastlanamayan eski kent, hiç kuşkusuz Maiandros’un çamurları ile örtülüdür.

Kentin Pers istilasından büyük zarar gördüğü, bir süre adeta varlığının bile son bulduğu öğrenilmektedir. Fakat sonra, Perslere karşı İ.Ö. 494 yılında yapılan Lade Savaşı’na on iki gemiyle katılacak derecede toparlanmıştır. İlk Priene’den günümüze hiçbir yazıt gelmemiştir; yalnızca bir sikke bilinmektedir. İki etken, Priene’ye boyutu ile oransız bir önem kazandırdı. Bunlardan biri, kentin antik çağın Yedi Bilge’sinden birini, Bias’ıyetiştirmesiydi. Bias verdiği iki öğüt sayesinde ünlenmişti. Kroisos, İonia’yı ele geçirdikten sonra adalara saldırmak üzere bir donanma hazırlamaya başlamıştı. Bu sırada, adalıları kurtarmak isteyen Bias, Sardeis’e gelmişti. Kroisos’a adalıların bir atlı alayı oluşturarak, saldırıya geçeceklerini söyledi. Kral bundan çok hoşlandı: “Hiçbir şey, adalıların ünlü Lydia atlılar ile karada savaşa atılmaları kadar sevindiremezdi beni.” dedi. “O zaman” dedi Bias, “Karacı Lydialıların kendileriyle denizde savaşmaya hazırlandıklarını duyunca, sizce adalılar ne düşünüyorlar?” diye sorar. Kroisos karşısındakinin ne demek istediğini anlamıştı. Gemi inşasına son verdi. Daha sonra, Lydia egemenliğinin yerini Perslerinki aldığında Bias, Panionion’da toplanan İonialılara yurtlarını bırakıp, hep birlikte Sardinia’ya yelken açmalarını öğütledi. Orada yeni bir kent kurarak, refah içinde yaşayabileceklerdi. Phokaialılar bir süre önce benzer öğütlere uymuşlardı, Teoslular da bir süre sonra. Ama İonialılar bir türlü yurtlarını bırakmayı kabullenemediler. Bias öylesine büyük bir üne kavuşmuştur ki, çok sonra Yeni Priene’de İskender de aynı şekilde onurlandırılmıştır; tıpkı Smyrna’da Homeros’un onurlandırılması gibi.

430406_10150663403841306_200887607_nPriene’ye ün kazandıran ikinci etken, Panionion için seçilen yerin Priene toprakları içinde bulunması ve buranın yönetiminden büyük ölçüde Prienelilerin sorumlu olmasıydı. Örneğin, birtakım toplantılara başkanlık edecek kişiyi Prieneliler seçiyordu. Panionion’un kurulduğu kıyı şeridi üzerinde Samoslular da hak iddia etmişlerdi. İki kent arasındaki anlaşmazlık yüzyıllarca sürdü. Ama genelde Priene üstün geldi.

Bu arada Maiandros’un birikintileri kıyı şeridini sürekli daha batıya itiyordu. Kuşkusuz bu nedenle, kentin başka bir yerde yeniden kurulmasına karar verildi. Söz konusu yer, günümüzde kalıntılara rastladığımız yerdir. Yeni kent eskiden Priene’nin limanı olarak kullanılan Naulokhos’ta kurulmuştur. Strabon, Priene’nin başlangıçta kıyıda bulunduğunu, ama kendi zamanında 40 stad, yani yaklaşık 6.5 km. içeride kaldığını belirtir. Eğer bu doğru ise kıyı o dönemde şimdikinden çok daha hızlı bir şekilde ilerlemiş olmalıdır.

İ.Ö. 2. yüzyılda Priene, Pergamon Krallığı’nın yönetimi altındayken, hiç hak etmediği bir felaket ile karşılaştı. Kappadokia Kralı Ariarathes, kardeşi Orophernes tarafından tahttan uzaklaştırılmıştı. Orophernes, krallığı döneminde elindeki 400 talenti Priene’de sakladı. Ariarathes, II. Attalos’un onayıyla Priene topraklarına saldırdı. Kent halkı çareyi Roma’ya başvurmakta buldu. Parayı ellerinde tutabilecekleri konusunda büyük umutlar besliyorlardı. 400 talenti Orophernes’e geri vermek zorunda kalınca, umutlar suya düştü. Üstelik ona gösterdikleri bağlılık yüzünden, çekemedikleri kalmamıştı.

Priene günümüze gelen en iyi Hellenistik kent örneği olarak kalmıştır.

Priene hakkında daha ayrıntılı bilgi için: http://www.didimli.com/priene.htm adresine bakabilirsiniz.

Şimdi anlatacağım bölüm hayatım boyunca yürüdüğüm yürüyüş patikalarının en güzeli: Z Yolu. Bu yol, Priene Antik Kenti’nin kuzeyindeki büyükçe dik, ön cephesinde bir yoldur. Yol, bazı yerlerde iki insanın yan yana zor sığabileceği şekilde daralıyor ve aşağılara bakmak gerçekten heyecan verici. Bağırası, çığlık atası geliyor insanın. Selim delirdi galiba, bağırmaya başlıyor aşağılara:

– Öpüşelim miiiiii????

429211_10150663462981306_1496661525_nYolu, sonuna kadar yürüyoruz. Dimdik bir dağın güneye bakan yamacında kayalar yontularak merdiven yapılmış ve dağın zirvesine giden bir yol yapılmış. Müthiş bir parkur.

Ayrı bir sevinç de, bu yol daha önceleri de biliniyordu ama KARYA Yolu Projesi kapsamında ilk kez tarafımızdan tanıtılmış olacağı içindi. Hiç inmek istemiyoruz.

Defalarca fotoğraf çekiliyoruz Z Yolu’nda. Priene Antik Kenti komple gözlerimizin önünde. Mükemmel. İstemeye istemeye de olsa geri dönüyoruz dağın zirvesinden. Aklıma kötü şeyler geliyor bazen, ayağım takılsa, tökezlesem aşağıdan parçalarımı toplarlar. Yükseklik korkusu da var, ama olsun, bu heyecanı seviyorum. Özgür, Selim, Ayfer ve Nermin ablalar, Hakan ve ben. Z Yolu yolcuları dönüyor.

Priene’den karayoluna inerken Ali Rıza Aykut(Alp) abi bir şeyler topluyorlar tabiattan. Sonradan öğreniyorum Tilkikuyruğu adlı bir bitki olduğunu. Yöre halkı bu bitkiye keldirgen veya keme dikeni de diyor. Türkçe ne kadar zengin görüyor musunuz. Üçü de yerel kelime ve üçü de aynı anlamı karşılıyor. Priene’den hareket ediyoruz araçlara doğru.

Saint Nikolas Manastırı. Bilindiği gibi Anadolu’da iki tane Noel Baba Kilisesi var. Biri Antalya Demre’deki, diğeri de Söke’nin Güllübahçe Köyü’ndeki… Manastır, hala sapasağlam ayakta. Restore edilmiş, ama ne zaman belli değil. Restorasyondan sonra bakımsızlığa terk edilmiş kilisenin duvarları yıkılmaya başlamış. Duvar boyaları hala duruyor. Dışarıda kilisenin mezarlığı var ve içi insan kemiği dolu.

Fotoğraf çekiliyoruz derken yeni yol arkadaşımız Hakan bir portakal uzatıyor bana.

– Nerden buldun bunu, diyorum?

– Aha, diyor, kilisenin bahçesinde.

– Hayatımda bu kadar sulu ve lezzetli portakal yememiştim, diyorum.

– Ersel abi de, küçük dağcı Can da aynı şeyi diyor. Selim geliyor en son. Portakal ağacının altına durmuş:

64318_10150663396196306_545239460_n– Portakalı nerden buldunuz, diyor. Yukarıya bakmasını işaret ediyoruz. Galiba 10’ar tane portakal yemişizdir orada. 10 Ersel abi, 10 ben, 10 da Selim, 3’er 4’der de küçük dağcılar yese, 40 portakal. Portakal ağaçlarını dikenlerin ruhuna rahmet, diyoruz ve ekiple burada vedalaşıyoruz. Ersel abi, beni Söke otogarına kadar bırakıyor. Vedalaşmaları hiç sevmem. İçimiz burkularak vedalaşıyoruz.

2. Etap KaryA Yolu Keşif Yürüyüşü de bu şekilde sona erdi.

____________________
Mehmet Gültekin tarafından yazıldı.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

10 Mart sabahı yine iki hafta öncesinde olduğu gibi Selçuk otogarında buluştuk. Doğasever dostlar Selçuk Atatürkçü Düşünce Derneği’nin bahçesinde çaylarını söylemişler, simitlerini, kahvaltılıklarını çıkarmışlar kahvaltı etmekteler. Sıcacık kucaklaşmalar… Birbirimizi özlemişiz galiba… Hemen çöktüm masaya. Kahvaltımızı ettik. Eşyalarımızı arabaya koyup yola düzüldük.

Panionion’da durduk. Şimdiki adı Güzelçamlı. İki adı da güzel. Ana yoldan 500 metre kadar denize sırtımızı verip ilerledikten sonra küçük anfitiyatronun olduğu yere geliyoruz. “Panionion burası işte.” diyor Başkan Özgür Aydoğan.

Panionion, Aydın kıyı şeridinde, milli park konumuna sahip Dilek Yarımadasında yer alan Samsun Dağı’nın (Antik çağdaki adıyla Mykale – KaryA’nın 4 kutsal ve önemi dağından biridir.) denize bakan kuzey yamacında bulunan bir sit alanı.

Sitin ismi, Panionion’da düzenlenmeye başlanmış olan Olimpiyat Oyunları (Panionia Festivali veya Panegyris) ile özdeşleşmiştir. Bu festivalin başlangıcı muhtemelen buradaki ilk tapınağın kurulması ile eşzamanlıdır (MÖ 8. yüzyıl).

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Sitte, Poseidon’a adanmış bir İyon tapınağı bulunmaktadır. MÖ 6. yüzyılda Pers İmparatorluğu’nun Lidya Krallığı’nı yıkması ve Anadolu’yu tamamıyla işgalinden sonra 12 İyon kenti arasındaki işgale direniş amaçlı ilk birliğin toplanma yeri olmasından kaynaklanmaktadır. (İyonya Birliği veya Panionia Birliği).

Tapınak İyonya kentlerinden biri olan ve Samsun Dağı’nın iç bölgeye bakan yamaçlarından 5 km. uzaklıkta bulunan Priene kentinin denetimindeydi. Dini ayinlerin, festivalin ve oyunların yönetim ve denetimi ve burada toplantılar düzenlendiğinde başkanlık Priene kenti temsilcileri tarafından sağlanmaktaydı.

Pers İmparatorluğu idaresi altında Panionion’daki dini faaliyetlerin sekteye uğradığı bilinmektedir. M.Ö. 5. yüzyılın sonlarında yazan Tukididis İyonyalıların o çağda festivallerini artık Efes’te düzenlemeye başladıklarını belirtmekte, Diodorus da yarımadadaki sürekli çatışma ortamı nedeniyle Panionia festivalinin Efes’e taşındığı bilgisini doğrulamaktadır. Büyük İskender çağında oyunlar ve festival yeniden Panionion’a dönmüş, ve önemleri zaman içinde giderek azalsa da, varlıklarını Roma İmparatorluğu dönemine kadar sürdürmüşlerdir

Sunağın 50 m güneybatısında küçük bir tiyatro veya odeum yer almaktadır. Yarım daireyi biraz aşan bir şekle sahip olan bu odeum 32 m çapındadır ve kayaların içine kesilmiş 11 sıra oturağı bulunmaktadır. Bu mekanın Panionion Birliği toplantılarının cereyan ettiği konsey odası olduğu varsayılmıştır. Hali hazırdaki kalıntılar MÖ 4. yüzyıldan kalma olup, bu dönem de Panionia Festivallerinin yeniden canlandırıldığı çağa denk gelmektedir.

Burada bir müddet durup, Panionion hakkında bilgi aldıktan sonra orman içlerine doğru güzel bir patikadan dalıyoruz.

Çamlık arazinin içinde çok güzel bir patika. Arkasında zeytinlikler, tarlalar. Tarlaları geçip bir vadiye giriyoruz. Sağlı solu orman. Bir müddet ilerledikten sonra sol tarafa dikine çıkan güzel bir patika görüyoruz. O tarafa kırıyoruz dümenleri bu sefer. Döne döne yukarılara kadar geliyoruz. Etrafta sağlı sollu ve garip görünümlü sandal ağaçları. Çoğu zaman dallarını bir ip gibi kullanarak asılarak çıkıyoruz. “Demek ki bu ağaç çok faydalı.” diyoruz. Garip şekilli olanları var bu ağacın. Hepsinin altında fotoğraf çekilmek mümkün değil diyor, birazcık hızlanıyoruz. Ekipte kopmalar oluyor.

– Arkalarda biri tekledi, yavaşlayın!

– Allahallah, diyoruz, Onur bu yürüyüşte yoktu ama, bu tekleyen de kim, diyoruz.

– Ekibimize yeni katılan Önder abimizmiş bu sefer erken kesilen. Çantasını şöyle birtartıyoruz:

– Abi, ne yaptın, gülle mi taşıyorsun, diyor içimizden biri. Eşyalarını birer ikişer paylaşıyoruz

Yola devam…

İleride garip görünümlü bir “ağaç mezarlığı”na giriyoruz. Ağaçların neredeyse tamamı kuru ve bu mevkide patika tamamen kayboluyor. Ekip, sağa sola dağılarak yürümeye başlıyor. Arkada kalanlar oluyor. Önde Ersel abi, büyük bir çaba veriyor. Türk kasıyla(!) kan ter içinde kalmış. Bir yandan da geçit yerlerindeki odunları kırıp aşağılara atıyor.

– Abi, ter içinde kalmışsın zaten, dur, soluklan, diyorum. Durmuyor. Ben de başlıyorum dalları kırıp yol açmaya. Ellerimize, kolalarlımıza ve çantalarımıza kara bulaşıyor. Derken arkadan Ali Rıza geliyor. Ağzı yüzü kara olmuş. “Bu ne hal, yüzüne ne olmuş?” diyor, gülüşüyoruz.

– Ne var ne olmuş ki, diyor?

– İşte biz de onu soruyoruz ya, ne olmuş, diyoruz. (Burası Cem Yılmaz’dan alıntı.) Arkadan gelenler var, onlara akıyoruz; mutlaka bir yerlerine kara bulaşmış. Karaların sırrı çözüldü: Bulunduğumuz bölgede yangın çıkmış ve bu kuru ağaçlar onun eseri. Yanmış ağaçlardan her yanımıza karalar bulaşmış da haberimiz yok.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

– Özgür buranın adı ne, diyorum?

– Bilmiyorum ama Mykele (Samsun) Dağı, diyor. O zaman bu yamaca ben ad veriyorum: ¨KARA BULAŞTIRAN” Nasıl?

– Özgür, ağabeycim yola varamayacak mıyız hala? Özgür GPS cihazına bakıyor:

– Toprak yola 500 metre var! Yarım saat önce bana 550 metre var demişti. Neyse, yorgun insanların moralini bozmayayım. Dedim, sustum. O ara Özgür, sanki bakışlarını bizden kaçırdı. Ersel abiyle göz göze geldik.

Neyse ki kurumuş, devrilmiş ve yanmış ağaç dallarını geride bırakıp düzgün bir patikaya ulaşıyoruz. Karşımızda bir havuz, etrafı tel örgülerle çevrili.

– Yangın havuzu, diyor Özgür, yanı başından geçerken havuzun. Güzel bir toprak yolda ilerliyoruz. Muhabbetler derinleşiyor. Bülent Turfanda abimle derin mevzulara dalıyoruz bir ara. Gurup yürürken toparlanmaya başlıyor. Yolun kıvrıldığı bir yerde yemek molası… Halil Özer abimiz en yükseğe oturuyor nedense!

– Ne işin var kardeşim orda, insene aşağı, diyor Ersel abi.

– Ben yüksekleri seviyorum kardeşim, diyor, her zamanki pozitif enerjili tavrıyla. Halil abimiz içindeki çocuğu hiç öldürmemiş ve öldürmeyecek olan bir arkadaşımız.

Seviliyor ekipte. Etrafına hep gülen yüzünü ve neşeli tavırlarını gösteriyor. Enerjik Selim’in böreklerinden yiyoruz, Nermin ablanın kendi yaptığı zeytinlerden yiyoruz derken karnımız doyuyor. Acele etmiyoruz, rahatız. Yolumuz az kaldı. Bu etapta fazla zorlamayacağız kendimizi.

Toparlanıyoruz. Millet önde Ersel abimle ben arkalarda devam ediyoruz. Hep doğadan konuşacak değiliz ya, biraz da “memleket meseleleri”nden dem vuruyoruz. Derken bir dereye geliyoruz. Her zamanki gibi “Enerjik Selim” en önde, duyun tadına ilk o bakıyor.

– Oh! Buz gibi, diyor. Mataralar doluyor, avuç avuç su içiliyor ve tekrar devam ediliyor. Az ilerledikten sonra alt yanımızda antik bir duvar görüyoruz.

– Burası Kurşunlu Manastırı, diyor Ersel abi.

– Niye inmeden geçip gittik abi, diye soruyorum?

– Az ilerden gireceğiz, diyor.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Harabeler ilerledikçe artıyor. Galiba büyükçe bir manastırmış diyoruz.Az ileride kocaman iki çınarın arasından gürül suların aktığı bir dere kenarına atıyoruz çantaları.

– Burası kamp yerimiz, diyor Özgür. Manastırı görmek isteyenlerle aşağı inelim diğerleri burada kalabilir, diyor.

Ormanlık bir bölgeden aşağı doğru iniyoruz. Az ilerleyince bir şapel… Mezar odaları… Görülmeye değer bir yapı. Hava yumuşak. Orman içinde eski taş döşeli bir yola giriyoruz. Yol dikkatimi çekiyor. İleride Kurşunlu Manastırı tüm heybetiyle görüyoruz.

Duvarlarından bazıları göçmüş, içinden koskoca ağaçlar büyüyürek tavanı yıkmış ama ayakta kalan yerleri hala güzel. İç duvar boyamaları yer yer fark edilebiliyor. Burada da canımızı yakan o üzücü görüntü… Bu yapıların yıkılması pahasına; hazineciler, duvarların diplerini metrelerce kazmış. Derin bir “Of!” çekip fotoğraf çekiyoruz manastırda. Az ilerdeki uçurumlu kayada oturuyoruz, manzaranın tadını çıkarıyoruz. Bu arada Özgür:

– Aşağıdaki patika keşiş yolu, diyor. Vadinin dibine kadar iner. Zamanında Davutlar’dan keşişlerin manastıra ulaşmak için kullandıkları yoldur, der. O andan itibaren takıyorum kafayı o patikaya.

– Oradan da yürümek istiyorum ben. O yola kimbilir kimlerin ruhu sinmiştir binlerce yıldır, diyorum.

Aşağıları seyretmeye koyuluyoruz. Alabildiğine yeşillik, sarp kayalar, az ötelerde Davutlar, daha da ötede Ege denizi… Gözlerimizi banyo ettiriyoruz yeşilin her bir tonuyla… Tabiatı onurlandırdığımız an. İşte o an, tabiat ananın kucağına koyuveriyoruz kendimizi, kendimizi o tabiatın sıradan parçaları gibi, bir ot, bir dal, bir kaya, bir ağaç gibi hissediyoruz. Baktığımız ağaçlar, kayalar da bize bakıyor, el sallıyoruz, doğaya; yapraklarını sallayarak yanıt veriyor ağaçlar. Bağırarak, çığlıklar atarak sesimizi salıveriyoruz doğaya, doğanın bir parçası oluveriyor sesimiz. Karşı kayalar. sesimize aynı tonda karşılık veriyorlar… Dedim ya, doğayı onurlandırdığımız, doğayla onurlandığımız an… Ayfer abla, Önder abi, Ersel abi, “Enerjik Selim” Aykut abi, Tanyeli abla ve ben, bir de doğa. Başbaşayız.

Yukarıya çıkıyoruz. Kamp yerine. Kocaman bir meydan ateşi yakılmış, adam kalınlığında odunlar atılmış ve hala da atılmakta… Muhabbet çok güzel. Bülent abimizden şarkılar dinliyoruz. Taze portakal suyu ile absolutu karıştırıp birer bardak içiyoruz. İçimizi ısıtıyor. “Şu hamak boşalsa da biraz yatsam.” diyorum içimden. Galiba duydular. Hamak boşaldı. Gidip yatıyorum. Hava biraz serin. Bacaklarımın üşüdüğünü hissediyorum. Ekipten etrafı dolaşanlar var. Nermin abla papatyaların arasını temizliyor, Çadırını oraya kuracak anlaşılan.

– Teşekkür ederim abla, çadırımı kuracağım yeri ben temizlerdim, diyorum. Gülüşüyoruz. Derken o telsiz çalmaya başlıyor. Karşı tarafta Hulusi abi. Eşyalarımızı getiren araç çamura saplanmış, gelin itin diyorlar. Gidiyoruz. Bir km ilerledikten sonra, orası değil, bu tarafa gelin, diyorlar. Geri dönüyoruz. Kamp yerindeki arkadaşlar durumu anlıyor. Yine 1 km ilerledikten sonra telsiz trafiğinden anlıyoruz ki, yine yanlış yöne gidiyoruz. Bu sefer patikadan aşağıya eğiliyoruz. Özgür:

– Memet, hep sen istedin “Keşiş Yolu”nu yürümeyi. Al sana keşif yolu, diyor.

Benim için bir zevk. Patika çok güzel. Hava kararmak üzere. Aracın nereye battığı tam olarak belli değil. Paldır küldür iniyoruz vadiye. Yolun birçok yeri çamur, hatta bataklığa dönüşmüş, aracı bulsak bile malzemelerle yukarı çıkmamız neredeyse imkansız. Canımız sıkılıyor. Aşağıda da yukarıdakinin aynısı oluyor. Bir o tarafa gidiyoruz, bir bu tarafa; ama aracımızın nerede olduğu belli değil. Hava karardı. Halil Özer abimiz, neşesini hiç kaybetmedi. İki saattir sağa sola koşturup durmaktan yorgunluğumuz belli olmaya başladı. Anlaşıldı.

– Geri dönüyoruz, dedi Özgür.

– Nereye kadar, dedim Özgür’e.

– Patika’nın bittiği, dereyle buluştuğu yere kadar, dedi.

– Ne! Ta oraya mı? Yıkıldım. Özgür, telsizle yukarıdaki eşyaları bekleyen kamp yeri sakinlerini aradı:

– Bizim eşyaları da alın, Keşiş Yolu’ndan aşağıya inin. Bence onlar da orada yıkıldı. Yıkılan yıkılana.

Doğanın tadı, bazen aksiliklerle çıkardı. Yürüdük. Hava iyice zifiri karanlık oldu. Gelen 420793_10150663395001306_1544175966_naraçta da Hulusi abimiz, eşi, köpekleri ve İsmail Demirci arkadaşımız var. Onlar da kamp yerine kadar gelip, ertesi günkü parkuru bizimle yürüyeceklerdi. Patikanın başına kadar geldik. Özgür’le Halil abi gelenlerin eşyalarına yardımcı olabilmek için patikadan dikine vurdular. Ben ve Enerjik Selim, dere kenarında beklemeye koyulduk. Karanlık içimizi ürpertiyor.

– Hadi, dedim Selim’e gelenler için şu dereye geçiş yapalım, bayanlar bu haliyle bu dereden zor geçerler, dedim. Başladık, köprü inşaatına, gecenin karanlığında, KaryAlıların Mykale Dağı’nda. Bir taş, bir taş daha… Köprü kuruldu. İki saat kadar ekibin gelmesini bekledik. Geldiler. Perişandılar. Bülent abimiz kaymış düşmüş, kaval kemiği fena morarmış. Ama moraller düzgün. Sorun yok. Üçe ayrılan ekibimiz sonunda buluşuyor. Yukarıdan gelen ekip, bir ara yolu şaşırıp tekrar dikine tırmanmış bir müddet karanlıkta; ama sonunda yolu bulmuşlar. Önden giderek arayı ekiple bir hayli açmışız. Arkadan gelenlerin alın lambaları ile görüntüsü çok hoştu. Ateş böcekleri kıskanıyordu onları o an. Birkaç gece fotoğrafı neden olmasın… Oluyor da… Devam ediyoruz. Çamur bir yol… Kalın çatlaklar içinde bir arazi. Bazıları insan sığacak kadar. Toprak mı kaymış, deprem mi olmuş, anlayamıyoruz. Bu çatlaklar fay çatlaklarına benziyor. Çünkü arazide eğim nereceyse hiç yok. Davutlarda aracımızı görüyoruz. Çamur içinde. İsmail de orda. Bir kahvenin önünde bizi bekliyorlar. Oturuyoruz. İçime bir üşüme girdi. Midem rahatsız. Çay içmek istemiyorum.

– Bir çorbacı yok mu burada, diyorum. Ersel abi kaş-göz ediyor. Selim, Ersel abi ve ben

götüm götüm çorbacının yolunu tutuyoruz. İki tabak tuzlama. Oh! Yarasın. Sağ dizimdeki ağrı, o gün hiç rahat vermedi. Orada dinlenince iyice ağrıdığını hissetim, galiba dedim, ben yarın aranızda yokum. Dizim fena. Kuşadasına geçip, otelde yattım ama aklım hala yarın yürünecek olan Priene’de, Z Yolu’nda. Sabah kalkınca arasam mı aramasam mı düşünüp duruyorum. Derken Özgür arıyor:

– Ne yaptın, diyor?432263_10150663398791306_2002941333_n

– Oteldeyim bir şey yapmadım, diyorum. Nerdesiniz?

– Biz Magnezköy’deyiz, diyor.

– Ya beni de alın bugün, diyorum.

– Beş dakika sonra Ersel abi kapıdan beni alıyor, dünya güzeli iki çocuğuyla beraber. Selin

Naz ve Can’la birlikte yola koyuluyoruz. İlk durak Piriene Antik Kenti. Filozoflar kenti.

Şimdi Turunçlar Köyü’nün yanı başında bulunan ören yeri, kentin ilk kurulduğu yer değildir. İlk yerleşmenin konumu kesinlikle bilinememektedir. Söylenceye göre kent, İon göçleri sırasında son Atina Kralı Kodros’un torunlarından Aipytos tarafından kurulmuş, bu topluluğa daha sonra Philotas adlı birinin başkanlığındaki Thebaililer katılmıştır. Priene daima Atina’yı ana kenti gibi görmüştür. İlk günden İon Birliği’ne üye olur. Bir izine rastlanamayan eski kent, hiç kuşkusuz Maiandros’un çamurları ile örtülüdür.

Kentin Pers istilasından büyük zarar gördüğü, bir süre adeta varlığının bile son bulduğu öğrenilmektedir. Fakat sonra, Perslere karşı İ.Ö. 494 yılında yapılan Lade Savaşı’na on iki gemiyle katılacak derecede toparlanmıştır. İlk Priene’den günümüze hiçbir yazıt gelmemiştir; yalnızca bir sikke bilinmektedir. İki etken, Priene’ye boyutu ile oransız bir önem kazandırdı. Bunlardan biri, kentin antik çağın Yedi Bilge’sinden birini, Bias’ıyetiştirmesiydi. Bias verdiği iki öğüt sayesinde ünlenmişti. Kroisos, İonia’yı ele geçirdikten sonra adalara saldırmak üzere bir donanma hazırlamaya başlamıştı. Bu sırada, adalıları kurtarmak isteyen Bias, Sardeis’e gelmişti. Kroisos’a adalıların bir atlı alayı oluşturarak, saldırıya geçeceklerini söyledi. Kral bundan çok hoşlandı: “Hiçbir şey, adalıların ünlü Lydia atlılar ile karada savaşa atılmaları kadar sevindiremezdi beni.” dedi. “O zaman” dedi Bias, “Karacı Lydialıların kendileriyle denizde savaşmaya hazırlandıklarını duyunca, sizce adalılar ne düşünüyorlar?” diye sorar. Kroisos karşısındakinin ne demek istediğini anlamıştı. Gemi inşasına son verdi. Daha sonra, Lydia egemenliğinin yerini Perslerinki aldığında Bias, Panionion’da toplanan İonialılara yurtlarını bırakıp, hep birlikte Sardinia’ya yelken açmalarını öğütledi. Orada yeni bir kent kurarak, refah içinde yaşayabileceklerdi. Phokaialılar bir süre önce benzer öğütlere uymuşlardı, Teoslular da bir süre sonra. Ama İonialılar bir türlü yurtlarını bırakmayı kabullenemediler. Bias öylesine büyük bir üne kavuşmuştur ki, çok sonra Yeni Priene’de İskender de aynı şekilde onurlandırılmıştır; tıpkı Smyrna’da Homeros’un onurlandırılması gibi.

430406_10150663403841306_200887607_nPriene’ye ün kazandıran ikinci etken, Panionion için seçilen yerin Priene toprakları içinde bulunması ve buranın yönetiminden büyük ölçüde Prienelilerin sorumlu olmasıydı. Örneğin, birtakım toplantılara başkanlık edecek kişiyi Prieneliler seçiyordu. Panionion’un kurulduğu kıyı şeridi üzerinde Samoslular da hak iddia etmişlerdi. İki kent arasındaki anlaşmazlık yüzyıllarca sürdü. Ama genelde Priene üstün geldi.

Bu arada Maiandros’un birikintileri kıyı şeridini sürekli daha batıya itiyordu. Kuşkusuz bu nedenle, kentin başka bir yerde yeniden kurulmasına karar verildi. Söz konusu yer, günümüzde kalıntılara rastladığımız yerdir. Yeni kent eskiden Priene’nin limanı olarak kullanılan Naulokhos’ta kurulmuştur. Strabon, Priene’nin başlangıçta kıyıda bulunduğunu, ama kendi zamanında 40 stad, yani yaklaşık 6.5 km. içeride kaldığını belirtir. Eğer bu doğru ise kıyı o dönemde şimdikinden çok daha hızlı bir şekilde ilerlemiş olmalıdır.

İ.Ö. 2. yüzyılda Priene, Pergamon Krallığı’nın yönetimi altındayken, hiç hak etmediği bir felaket ile karşılaştı. Kappadokia Kralı Ariarathes, kardeşi Orophernes tarafından tahttan uzaklaştırılmıştı. Orophernes, krallığı döneminde elindeki 400 talenti Priene’de sakladı. Ariarathes, II. Attalos’un onayıyla Priene topraklarına saldırdı. Kent halkı çareyi Roma’ya başvurmakta buldu. Parayı ellerinde tutabilecekleri konusunda büyük umutlar besliyorlardı. 400 talenti Orophernes’e geri vermek zorunda kalınca, umutlar suya düştü. Üstelik ona gösterdikleri bağlılık yüzünden, çekemedikleri kalmamıştı.

Priene günümüze gelen en iyi Hellenistik kent örneği olarak kalmıştır.

Priene hakkında daha ayrıntılı bilgi için: http://www.didimli.com/priene.htm adresine bakabilirsiniz.

Şimdi anlatacağım bölüm hayatım boyunca yürüdüğüm yürüyüş patikalarının en güzeli: Z Yolu. Bu yol, Priene Antik Kenti’nin kuzeyindeki büyükçe dik, ön cephesinde bir yoldur. Yol, bazı yerlerde iki insanın yan yana zor sığabileceği şekilde daralıyor ve aşağılara bakmak gerçekten heyecan verici. Bağırası, çığlık atası geliyor insanın. Selim delirdi galiba, bağırmaya başlıyor aşağılara:

– Öpüşelim miiiiii????

429211_10150663462981306_1496661525_nYolu, sonuna kadar yürüyoruz. Dimdik bir dağın güneye bakan yamacında kayalar yontularak merdiven yapılmış ve dağın zirvesine giden bir yol yapılmış. Müthiş bir parkur.

Ayrı bir sevinç de, bu yol daha önceleri de biliniyordu ama KARYA Yolu Projesi kapsamında ilk kez tarafımızdan tanıtılmış olacağı içindi. Hiç inmek istemiyoruz.

Defalarca fotoğraf çekiliyoruz Z Yolu’nda. Priene Antik Kenti komple gözlerimizin önünde. Mükemmel. İstemeye istemeye de olsa geri dönüyoruz dağın zirvesinden. Aklıma kötü şeyler geliyor bazen, ayağım takılsa, tökezlesem aşağıdan parçalarımı toplarlar. Yükseklik korkusu da var, ama olsun, bu heyecanı seviyorum. Özgür, Selim, Ayfer ve Nermin ablalar, Hakan ve ben. Z Yolu yolcuları dönüyor.

Priene’den karayoluna inerken Ali Rıza Aykut(Alp) abi bir şeyler topluyorlar tabiattan. Sonradan öğreniyorum Tilkikuyruğu adlı bir bitki olduğunu. Yöre halkı bu bitkiye keldirgen veya keme dikeni de diyor. Türkçe ne kadar zengin görüyor musunuz. Üçü de yerel kelime ve üçü de aynı anlamı karşılıyor. Priene’den hareket ediyoruz araçlara doğru.

Saint Nikolas Manastırı. Bilindiği gibi Anadolu’da iki tane Noel Baba Kilisesi var. Biri Antalya Demre’deki, diğeri de Söke’nin Güllübahçe Köyü’ndeki… Manastır, hala sapasağlam ayakta. Restore edilmiş, ama ne zaman belli değil. Restorasyondan sonra bakımsızlığa terk edilmiş kilisenin duvarları yıkılmaya başlamış. Duvar boyaları hala duruyor. Dışarıda kilisenin mezarlığı var ve içi insan kemiği dolu.

Fotoğraf çekiliyoruz derken yeni yol arkadaşımız Hakan bir portakal uzatıyor bana.

– Nerden buldun bunu, diyorum?

– Aha, diyor, kilisenin bahçesinde.

– Hayatımda bu kadar sulu ve lezzetli portakal yememiştim, diyorum.

– Ersel abi de, küçük dağcı Can da aynı şeyi diyor. Selim geliyor en son. Portakal ağacının altına durmuş:

64318_10150663396196306_545239460_n– Portakalı nerden buldunuz, diyor. Yukarıya bakmasını işaret ediyoruz. Galiba 10’ar tane portakal yemişizdir orada. 10 Ersel abi, 10 ben, 10 da Selim, 3’er 4’der de küçük dağcılar yese, 40 portakal. Portakal ağaçlarını dikenlerin ruhuna rahmet, diyoruz ve ekiple burada vedalaşıyoruz. Ersel abi, beni Söke otogarına kadar bırakıyor. Vedalaşmaları hiç sevmem. İçimiz burkularak vedalaşıyoruz.

2. Etap KaryA Yolu Keşif Yürüyüşü de bu şekilde sona erdi.

____________________
Mehmet Gültekin tarafından yazıldı.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *