Xanthos’tan Antiphellos’a Lukka (Likya) Yolu Yürüyüşü

407392_10150558846561306_1005333722_n
Yol arkadaşım Eto ile birlikte 22 Ocak gecesi Konya-Seydişehir’den özel aracımızla birlikte Likya yolu’nun 2. etabını yürümek için yola koyulduk. Memleketi kar alıp götürüyordu. Daha Seydişehir’i çıkmadan yeniden kar başlamıştı. Seydişehir’in Beldibi mevkiinde zincirimizi takıp yola koyulduk. Akşam saat 16.30 sularıydı. İki ya da üçüncü vitesle Alacabel’in görkemli güzergahını ve Torosların zirvelerini seyrederek yavaş yavaş denize doğru salındık. Aksekiye bağlı Yarpuz kasabasına gelince kardan eser kalmadı ve zincirlerimizi söktük. Manavgat, Serik, Antalya, Korkuteli, Elmalı, Akdağ’ın (Kızlar Sivrisi) eteklerinden Kınık istikametine doğru ilerledik. Kızlar Sivrisi’ne(3070 mt.) bu kış tırmanacağım için karanlık da olsa durup iyice bir baktım. “Bu dağ beni çağırıyor, acele etmeliyim.” dedim. Tekrar arabaya binip yola koyulduk. Arabada sevdiğimiz parçaları bağıra bağıra söyledik. Bu arada gözümüz hep derecedeydi. -12lerden -8lere oradan da 0’a kadar
düşmüştü. Kınık’ta 4 derece falandır diye seviniyorduk.

1. GÜN
Gece 03.45’te Xanthos harabelerine arabamızı park ettik ve şak diye harabelerin göbeğine çadırımızı kurduk, tulumlarımızı serdik ve küt diye yattık. Hayal etmeye çalıştım. 2700 yıl önce benim yattığım yerde kimler uyuyordu bu saatlerde diye düşündüm. Acaba benim uyuduğum bu yerde kimler can verdi Pers ordusunun önünde. Dalmışım. Sabah 7 idi kalktığımızda. Kahvaltımızı yolda yapacaktık. Hemen toparlandık, çantalarımızı sırtlandık. Gereksiz malzemeleri arabamıza bıraktık, arabamızı da güvenli bir yere… Sırt çantalarımızla yola koyulduk. Likya yolu’nun 1. etabını buraya kadar geçtiğimiz Mayıs ayında yürümüştüm. Kaldığımız yerden şimdi devam ediyorum. O zaman kısa kollularla, sıcakta yürüyorduk, hatta Kabak Koyu’nda denize bile girmiş daha sonra Kabak Koyu’ndan Alınca’ya giden kanyondaki derede, çelik gibi suda duşumuzu da almıştık. Şimdi polar montlarla ve yağmurluklarlayız. Yarın yağmurlu gözüküyor. Xanthos harabelerinin tam orta yerinden
yukarıya doğru yürüyoruz. Sağlı sollu eski başkent kalıntıları… Gözümün önünde savaşlar, depremler, eski kervan yoları, atlılar, Persler, Grekler, Yunanlar, Etrüskler, Romalılar, Hadrianus,Türkler, Eto ve ben…Xanthos harabelerinin bulunduğu tepeyi ortadan yararak bu tepenin arka yamacına doğru ilerliyoruz. Tepenin arka tarafları da kalıntı. Ne de olsa eski bir başkent. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir adlı şehrengizinde, Konya için söylediği bir söz geliyor aklıma: “Bir başkent her zaman başkenttir.” Yıkılıp gitmiş de olsa bu başkent hala başkent. İki büyük deprem bir büyük kıyım, kaç defa yangın yaşamış da olsa, kalanlar hala heybetli, hala etkileyici…

Yol arkadaşım Eto’ya Xanthos ve Likya uygarlığıyla ilgili bildiklerimi aktarıyorum. Zaman zaman 2500-3000 yıllık yollardan geçeceğimizi bazen tahmini olarak o yollardan geçtiğimizi düşüneceğimizi söyledim. Büyük çamlıkların içinden geçen toprak bir yolda buluyoruz kendimizi. Ve önümüze büyük bir asfalt yol çıkana kadar yürüyoruz.

(Yürüyecek olanların dikkatine: Xanthos’tan bu asfalt yola kadar işaret aramayın, bir çam ağacında işaret var, o işaret de yanlış yönlendiriyor. Asfaltla birlikte zaten Xanthos- Çavdır Likya Yolu tabelasını göreceksiniz. İnpınarı istikametinde yürüyeceksiniz. Tabela Çavdır’ı gösteriyor. Ama siz Çavdır’a giden asfalt yola değil 15-20 metre kadar kuzeyinden ilerliyorsunuz ve işaretleri görmeye başlıyorsunuz. Buralarda işaretlendirme ya yok ya da çok seyret. O nedenle son gördüğünüz işaretten sonra o istikamette dikkatlice yürümeye devam
ediniz.)

Çok eski bir yola giriyoruz. Çavdır Kasabasının kuzeyindeki dağın yamacından ilerleyen gerçek tarihi bir yol burası. Yolun alt kenarı taş duvarlarla desteklenmiş, az ileride taş kemerli bir köprü… Hava oldukça güneşli. Sıfır kolu tişörtlerimizle devam ediyoruz. Güneşi dikine gören güney yamaçtan Çavdır’ın kuzeyine kadar geliyoruz. Bu yol boyunca 2500 yıllık Likya su kanallarının yanı başından ilerleyeceksiniz.

Bu yol artık kullanılmayan sadece Likya Yolu yürüyüşçülerinin kullandığı bir yol. Bu kanallardan birinin başında kahvaltı yapmalı… İyi fikir.

Eto, çök!

418663_10150558083971306_732622361_nÇöküyoruz. Kamp ocağı, su ısıt, yumurta haşla, kahvaltı, Ocağın sonlarına doğru, mevsim kış, üstümüzü başımızı çıkarıyoruz, coşuyoruz güneşin Afrodit’ten çaldığı altın saçları vücudumuza değerken Güneş Ülkesi Likya’da… Matımı serip güneşin kucağına atıveriyorum kendimi.

İyi ki gelmişiz, diyor, Eto.

Evet, iyi ki gelmişiz, diyorum.

Aşağıda seralar bir deniz gibi. Portakal bahçelerinin turunculuğu da görüntünün süsü.

Patara ve doğusu alabildiğince uzanıyor deniz gözlerimin önünde. Kahvaltımızı yaptıktansonra toparlanıp yürümeye devam ediyoruz. Yol Çavdırın en kuzeyindeki evleriyle vebahçeleriyle karışıyor ileride. Burada suların çağıltısından başka ses yok. Köylüler portakal ikram ediyorlar. Portakalları kabuklarıyla dilimleyip, suyunu emiyoruz sadece ve su boyunca kuzeye yöneliyoruz. 2500 yıl önce İnpınarı’ndan başkent Xanthos’un su ihtiyacını gidermek için yapılmış olan su kanallarının boyundan kilometrelerce yürüdük. Kuzeye doğru yönelince yol biraz dikleşiyor ve yer yer yolun sağ kısımları göçmüş ve oldukça yüksek. İçimizde küçük bir korku oluyor. Sıklaşan makilere, su kanalına ve uçuruma dikkat ederek devam ediyoruz. Yolun 10 metre kadar aşağısında bir taş kemerli köprü daha görünce, yükümüzü yola bırakıp aşağıya indik. Kemerli köprüyü sadece yolcular değil, karşıdaki bir ağacın kökü de karşıya geçmek için kullanmış, o kadar kalınlaşmış ki, ikinci bir köprü oluvermiş de kendisinin haberi yok. Taş kemerli köprü cılız görünüyor ama yıllara meydan okuduğuna göre 58 kiloluk bir adama da meydan okur diyerek üzerine çıktım. Resimler çekindik ve tekrar yola koyulduk. Yukarıda plastik kalın bir borudan bize doğru su akıyordu. Altımızdaki derenin çağıltısı bu sese karışıyordu. Bu bölgedeki leziz yaban mersinlerinden yemeden geçmeyin. Hem beyazını
hem de siyahını burada istediğiniz kadar yiyebilirsiniz. Hayarımda bu kadar lezzetli yaban mersini veya mersin yemedim. Tabi, mevsimini denk getirmeniz de önemli bunun için.

İnpınarı’na giden yol bizi vadinin diğer yamacına taşıyor. Denizi ve güneş ışıklarını“V” şeklindeki vadiden izliyoruz. Yamaç iyice dikleşiyor. Birkaç gün önce yağan yağmurun ıslağı yürümemizi zorlaştırıyor. Olsun. İnpınarı’ndayız. Başkent Xsanthos’u yüzyıllarca belki binlerce yıl sulayan bu pınardan kana kana içiyoruz.

(Yürüyecek olanların dikkatine: Xanthos- İnpınarı arasında yanınızda çok az su taşıyarak ilerleyiniz. Çünkü burada her yer su.)

İleride su olup olmadığını bilmediğimiz için mataralarımızı ve yedek şişelerimizi iyice dolduruyoruz. Buradan güneye doğru toprak yoldan ilerliyoruz. Dik yokuştan sonra yolun bu parkuru oldukça rahatlatıcı geliyor insana. Likya Yolu’nun neresinde olursa olsun köylü çocukları utangaç tavırlarla “Hello!” diyorlar size. Merhaba demiyorlar, çünkü bu yollarda neredeyse yürüyen hiçbir Türk görmemişler. Çocuklar da haklı. Ayaklarında ayakkabı olmayan bu Çavdırlı çocuklar, zeytin çırpan anne babasına eşlik etmekteler. Selam veriyoruz anne babaya. Selamın karşılığını bahçelerinden topladıkları portakallarla veriyorlar bize. Vitamin patlaması olacak… Birkaç dakika o tertemiz insanlarla sohbet ettikten sonra yolumuza tekrar koyuluyoruz. Güneş iyice yükseldi, yakıyor. Sırtımız tertden ıslandı. Yorulmaya başladık. Toprak yol ileride asvalt yola kavuştu. Asvalt yol oldukça dik bir rampa halinde ilerliyordu. Açıktık. Eto’ya makarna yapmayı teklif ettim. Ne kadar çok sevindi
buna, tuhafıma gitti… Manzarası güzel, denizi tepeden gören güzel bir yere çantaları attık. Kamp tüpü yerine ateş yaktık burada. Makarna pişerken ben yine soyundum matımı serdim ve güneşin böğrüne uzandım. Oh! Ne güzel güneşin bu mevsimde insanı ısıtması. Toparlanıp
yürüyoruz. Bu bölgeler, birbiriyle bağlı köylerden oluşuyor. Üzümlüdeyiz. Suyumuz bitmek üzereydi. Su tedarik ettik. Bir ihtiyar amca geldi birkaç soru sordu bize, karşılığında birkaç soru da biz sorduk tabi. Sonra durun burada dedi amcamız ve elinde bir poşet dolusu elma ile geldi. Elmalar kıpkırmızıydı. Ağzım sulandı ya. “Amcacım birkaç tane alalım yeter, taşıyamayız dediysek de hepsini almak zorunda kaldık. Amca çok ısrarcı bir amcaydı. Acaba buraların amcaları hep böyle mi?

423659_10150558341891306_685104265_nÜzümlü Köyü’nün her tarafı çeşme.

Yürüdük. Eski Türk Dini kalıntıları burada da devam etmekte. Bahçelerde kuru kafalar, mezara konan testiler… Bu gelenekler neden devam etmektedir. Çünkü bu insanlar binlerce yıl önce Asya’nın ortasından yani Türkistan’dan geldiler. Yani Türkler.

Kayaların arasına yapılmış doğaya uygun mimarisiyle evler büyüleyici güzellikte. Güneş aşağıya meyilli. Hava kararmadan Kalkan’a varalım diyoruz. Galiba varırız. Ha gayret Eto!

Hızlanıyoruz. İslamlar Köyüne dikine vuruyoruz yol ayrımından. Eyvah, yağmur suları burayı geçilmez yapmış.

Çantanı bıraksan atlayabilir misin Eto?

Atlarım tabi ne olacak!

Eto atladı. Hayır atlayamadı. Etonun ayakları ve botları su içinde şimdi. Bir an önce Kalkan’a ulaşıp kamp yerinde ateş yakıp kurutmak lazım botları.

Ben atladım. Hiçbir yerim ıslanmadı.

İnpınarı’ndan buraya 10 km yürümüşüz. Akbel 1 km. Akbel’den Kalkan 1 km. Geldik sayılır. Hava karardı kararacak. Dikine vuruyoruz asfalt yoldan. Akbel, Kalkan. Bir zeytin ağacının altına kampımızı kuruyoruz. Şehirden ışığımız görünmesin diye alacakaranlıkta çadırın önüne ateşi gizleyecek şekilde duvar örüyorum. Zemindeki zeytinleri temizliyoruz. Etraf zeytin çalısı dolu. Ateşi yakmak zor olmuyor.

Akşam yemeğinde türlü var. Buyurun.

Yemeğimizi yedikten sonra ateşin başında biraz sohbet ediyoruz ve çadırımızın içini hazırlıyoruz. Siz şimdi akşam oturmasına da gelmezsiniz.

Çadıra girerken beraber uyukluyoruz. Birbirimize iyi geceler dediğimizi hatırlamıyorum.

2. GÜN
422230_10150558169761306_1360153656_nSonra sabah oldu. Çadırımıza vuran yağmur tıpırtılarını bir müddet dinledikten sonra kalkıyoruz. Aşağımız Kalkan, daha aşağımız deniz, istikamet Bezirgan Köyü. “Bezirgan, Kalkan’ın arkasındaki yüksekçe dağın arkasındaki dağın arkasındaki köy.” Anlatabildim sanırım.

Hava bulutlu.

– Galiba bugün yağmurda yürüyeceğiz Eto.

– Fark etmez, isterse kar yağsın. Doğanın her hali güzel.

Kahvaltıda akşamdan kurduğumuz ocakta pişireceğimiz melemen var. Zeytin ağacının dalları ne güzel yanıyor. İki dakikada hazır oluyor kahvaltımız. Aceleyle yiyoruz. Yağmur malzemelerimizi açıkta bulup ıslatmasın diye. Acele ettiğimiz her halimizden belli. Eto:

– İlk defa çantayı ben sizden önce hazırladım, diyor.

– Aferin, senden iyi bir doğa sporcusu olacak, diyorum, yüzü gülüyor. Belki seviniyor belki de komiğine gidiyor lafım.

Yola düzülüyoruz. Çantalarımız bir hayli ağır. Kalkan’ın doğu istikametindeki en üst asfalt yoldan yürüyoruz. En üst asfalt yoldaki en üst ve en son bakkaldan pil ve çokoprens alıyoruz. Çokoprens yolculuğumuzun en güzel lezzeti.

İleride Likya Yolu tabelasının kuzeyi yani Bezirgan’ı gösterdiği noktada mola veriyoruz. Çok eski bir hamam, hamamın duvarının dibinden akıp geçen bir dere.

Aman Allah’ım o da ne? Bu su, dağın zirvesinden aşağılara doğru, köpük köpük, çağlayarak akmakta. Bu ne gösteriş, bu ne çalım… Sanki bu iki Likya Yolu yolcusunu sevgiyle, nümayişle karşılıyor. Teşekkür ediyoruz tabiat anaya, tabiat ananın çocukları olarak. O görüntünün hazzını çıkararak doğayı onurlandırıyoruz.

Dikine vuruyoruz tabelanın Bezirgan tabelası yönüne. Yol boyu sağlı sollu, yamaca kurulmuş deniz manzaralı köy evleri… Yağmur başladı yine. Pançolarımızı çekip yürümeye devam ediyoruz. Burada yol işaretleri güzel. Yolu şaşırmıyoruz. Yukarılara doğru çıktıkça, bu yolun Likya ve daha yakın dönemlerde çok işlek bir yol olduğunu gözlemliyoruz. Harika bir patika. Aşağımız deniz ve adalar…

– O da ne? Eto bir nal çivisi buldum, şuna bak. Kimbilir ne zamandan kalma?

– Aaa… Bir tane de ben buldum.

Birdi, beşti derken birçok nal çivisi topluyoruz. Eskilikleri hakkında bir malumat
edinemiyoruz.425073_10150558240906306_856225242_n

– Eto! Buranın adı bence Likyalılar döneminde “Nal Toplatan Yokuşu” idi. Baksana şu nal kırıklarına, nal çivilerine.

– Ya da, diyor Eto, düşünüyor? Likya’nın nalbantları iyi nalbant değillerdi.

Gülüşüyoruz. Yağmuru fark ettiğimiz falan yok. Tepeye varınca yağmur iyice hızlanıyor. Bir çoban barınağı, saçağın altına çantalarımızı bırakıp, adamı yere serecek kadar kuvvetle esen rüzgarın altında önümüzdeki zirveye fotoğraf çekinmeye gidiyoruz. Orada keçi otlatan Moşe bizi bekliyor.

Moşe, Bezirgan köyünden.

– Adım Muhittin ama bana köyde Moşe derler, diyor gülerek.

– Moşe, bizim şu kayaların üstünde fotoğrafımızı çeker misin, diyorum.

– Şuraya mı basacam, diye soruyor Moşe.

– Bas Moşe, hadi rüzgar uçuracak bizi, diyoruz.

Moşe, keçilerini otlatıyor. Keçilerden bazıları doğurmuş. Oğlakları kucağımıza alıp seviyoruz. Çok sevimliler. Yağmur durmak bilmiyor.

– Bezirgan yakın mı, diye soruyorum?

– Yakın, şurası, diyor Moşe.

Akşama varıyoruz Bezirgan’a.

Bezirgan’da bizi bekleyen güzel bir sürpriz var. Köyün girişinde 80 civarında tahta bungalov var. Yağmurdan sonra bunlardan birinin içinde yatmak iyi olacak diye düşünüyoruz. Galiba Likya Yolu yolcuları için yapılmış; fakat iş yapmadığı için terk edilmiş bu bungalovlar, diye içimizden geçirirken, bir yaşlıca adam geliyor:

– Bunlar ne amca, diyoruz tahta bungalovları göstererek.

– Köylülerin ambarı, diyor amca.

– Bunlardan birinin içinde yatabilir miyiz, diyoruz?

– Burada yatılmaz, eve götüreyim ben sizi diyor.

– Bu cümleyi o gün gördüğümüz tüm Bezirganlılar söylüyor. Çok inceler, Anadolu köylüsü…

– Biz rahatsız etmeyelim, diyoruz hepsine.

– Olur mu öyle şey, rezil olmayın buralarda, diyorlar.

– Olur mu öyle şey, biz bunu yaşamaya geldik zaten, diyoruz.

– İyi o zaman, kapısı açık bir tane bulun, yatın içinde, diyor biri.

Öyle yapıyoruz. Köyün girişindeki beyaz evin kurnasından su alıp geliyoruz. Saçağın altında hava kararmadan akşam yemeğimizi yapıp, yağmurun çinkoya değen sesini dinleyerek uykuya dalıyoruz.

3. GÜN
425914_10150558217601306_296112880_nSabah olmuş. Yağmur hala devam ediyor. Tulumumuzu, çantalarımızı topluyoruz. Su ısıtıp çayımızı demleyip, kahvaltımızı yapıyoruz. Toparlanıp yola koyuluyoruz. Bezirgan Köyü’nün içine dalıyoruz. Köyün orta yerinden sağa dönüp, sonra tekrar sola, sonra tekrar sağa derken üstümüzden geçen ana yola kadar çıkıyoruz. Arkamızda Bezirgan köyü’nün içinden itibaren gelen bir köpek. Hiç aralıksız havlıyor. Kocaman bir köpek. Kangal’a benziyor. Ama Kangal değil. Yarım saattir peşimizde.

Yumrutepe Beli’ndeyiz. Sarıbelen köyü aşağıda. İşaretler bizi güney-doğuya götürüyor. Haritaya bakıyoruz Sarıbelen kuzey-doğuda. İşaretlerden devam ediyoruz. İleride kemikli bölgede yol sola, yolun aşağısına iniyor. Burada çok fazla hayvan kemiği var. 100 metrekarelik bir alan olduğu gibi kemik. Her yerde köpekler var bu yüzden. Bizim Bezirganlı köpek hala peşimizde. Havlaması hiç kesilmedi. Bu yol, çalılıların
içinden aşağılara, Sarıbelen’e kadar uzuyor. Yamaçlardan, yağmurun ıslatmakta olduğu çamurlu patikalardan aşağılara kayıyoruz. Yolumuza asfalt bir yol çıkıyor. Burada işaretler kayboluyor. Of! Ne tarafa gitsek. Harita Sarıbelen Köyü’nün altından gösteriyor yolu. Sarıbelen’e yöneliyoruz. Önümüze yağmurun coşturduğu bir dere çıkıyor. Derenin karşı yamacında bir taş, taşta Likya yol işareti.

– Eto, botlarını çıkar, dereden karşıya geçeceğiz.

İleride bizi bekleyen daha büyük dereleri bilmiyoruz tabi. Paçalarımızı sıvayıp, karşıya  geçiyoruz. Karşı taraflar göl içinde tarla. Hiçbir yerde işaret görünmüyor. Sağa gidiyoruz yok, sola gidiyoruz yok. Tarlalar bataklık olmuş. İşimiz zor. Henüz bu yılın işaretlemeleri yapılmamış olmalı ki izler çok silik. Burada 1 saat kadar oyalanıyoruz. Haritada yol, köyün altından geçiyor. O taraflara bakıyoruz. Ben Eto’yu orada bırakıp karşı yamaca doğru yol alıyorum ve yolun ta yukarılarında kırmızı-beyaz yol işaretini görüyorum. Hemen bulunduğum yere, yukarıdaki işarete ve dereden geçtiğimiz yere paralel bir duba dikiyorum, bizden sonra gelenler rahatça yolu bulsun diye. Yol işaretlerinin kaybolduğu birçok yerde yürüyüşçüler bu dubalama yöntemini kullanmışlardı çünkü.

Dikine bir yolculuk başlıyor Sarıbelen Köyü’ne doğru. Köyün girişinde terk edilmiş evler var. Acaba bu köy Tanzimat yazarlarımızdan Nabizade Nazım’ın yazdığı Karabibik adlı romandaki geçen Belen Köyü mü, diye soruyorum kendi kendime? Galiba burası, diye de cevap veriyorum yine kendi kendime. Çünkü Kaş’a bağlı Belen adlı bir köy şu anda yok. Olsa olsa burasıdır deyip tuhaf duygularla yola devam ediyorum.

Yumrutepe’den direk Sarıbelen’e yürüyebilirmişiz. Yolu boşuna uzatmış Kate Clow. Likya Yolu’nun en kötü işaretlenmiş parkuru burası. Siz, bu yolu yürüyecekseniz Yumrutepe’den Sarıbelen’e direk inin.426043_10150558602606306_580077693_n

– Ekmeğimiz bitti, diyor Eto.

– Köye girip alalım o zaman diyorum. Köyün girişinde birine soruyorum:

– Bu köyde bakkal var mı?

– Var evet, ama bir buçuk km kadar uzak.

– Sen çantalarla bekle ben iner alır gelirim diyorum, Eto’ya.

Adam aşağıdan bağırıyor:

– Ben götüreyim sizi motorumla bakkala, diyor.

Nazlanmıyoruz.

– Olur, diyoruz.

Motorla malzemeleri alıp gelmek iki dakika sürüyor. Bakkalda taze poğaça, açma da varmış. Tabi ki, 2. Likya Yürüyüşü’nün olmazsa olmazı çokoprensler.

Eto, açmaları görünce seviniyor. Bir ulu çınarın altındaki dinlenme yerine muhabbete koyuluyoruz. Çınarın altında bir çeşme, gürül gürül sular akıyor kurnasından. Oturduğumuz yerin altından çağlayarak akan dikine bir dere.

– Suların en coşkun zamanı, diyor Sarıbelenli.

Yardımsever Sarıbelenli ile tanışıyoruz. Adı Lütfi Tıkır. Köyün geçmişini anlatıyor bize:

– Bu köyün eski adı Sidek’tir. Sidek, kamıştan veya kargıdan yapılan bir kamıştır. Bu kamışın içinden geçen suyun çıkardığı o sese de Sidek denir bizim buralarda, diyor. Devam ediyor Lütfi:

– Bu köyün altında bir şehir varmış, diyor. Adı da Pinokyo şehri imiş. Bu isim tuhafımıza gidiyor. Yukarılarda bir İngiliz var, diyor. Bir bahçe aldı, içine bir villa yaptı, diyor. Buradan geçen Likya Yolu yolcularını da evine çağırıp, orayı otel gibi kullanıyor, diyor. Hem de yiyeceğini içeceğini İngiltere’den bavullarla getiriyor, köye bir katkı sağlamıyor, diyor. Dereden tepeden de söz ediyoruz. Sonra:

– Gökçeören’e ne zaman varırız, diye soruyorum?

– Bugün akşama varamazsınız, diyor.

Orada Lütfi ile vedalaşıp, Gökçeören Köyü istikametinde dikine yürümeye başlıyoruz. Sol yanımız köyün mezar taşları. Mezar taşlarında Tıkır soyadını görüyorum. Lütfi’nin akrabaları galiba diye içimden geçiriyorum bir an.

– Eto, akşama kalmamak için kahvaltı molası vermeyelim. Açmaları yiyerek devam edelim.

– Olur, diyor Eto. Dikine yavaş adımlarla tırmanıyoruz. Patika oldukça açık. Yukarıda köyün diğer mahallelerine giriyoruz. Oradan sağa büyük bir çam ağacının altından Likya Yolu tabelasının istikametinde ayrılıyoruz. Çamların sesi içimizi ürpertiyor. Kayalık, inişli çıkışlı bir patikaya giriyoruz. Hava iyice bulutlandı. Yağmur geliyor. “Gökçeören’e varmadan yağmasa!” Kayalıklardan düzlüklere, düzlüklerden tekrar kayalıklara sarıyoruz. Yağmur ince ince yağmaya başladı. Kafamıza ve çantamıza yağmurlukları çektik. Hava akşama dönmeye başladı. Bir yamaçtan karşıdaki çoban barakasını görüyoruz. Birileri var. Bizi görünce hepsi çıkıyor. Selam veriyoruz. “Akşam olmak üzere gelin misafirimiz
olun.” diyorlar. Teşekkür edip yolumuza devam ediyoruz. Hava iyice kararıyor bu sırada. Tepe lambalarımızı takıyoruz derken yol işaretleri kayboluyor. Ara tara yok. Büyük bir meşe ağacının altındaki düzlüğe kamp yapmak için çantalarımızı boşaltıyoruz. Tam çadırı kurmak üzereyken öyle bir dolu başlıyor ki, malzemelerimiz, kendimiz saniyeler içinde sırılsıklam oluyoruz. Morallerimiz birden sıfıra düşüyor. Üstümüze yağmurlukları çekip dolunun dinmesini bekliyoruz. Bizimkisi nafile… Donumuza kadar ıslandık. Moraller birik. Eto ile birbirimize bakıyoruz. “Toparlanalım.” Diyorum. “Durursak donarız.” Soğuk soğuk bir esmeye başlıyor. “Evet, durursak kesinlikle donarız.” Sırılsıklamız.
Çantalarımız ve elbiselerimiz iki misli ağırlaşmış bir şekilde tepe lambalarımızla son gördüğümüz işareti aramaya koyuluyoruz. Zor olsa da Eto buluyor işareti. Her yer vıcık vıcık. Umarım işaretler su altında kalmamıştır. İşaretler bizi göle dönüşmüş eski bir tarlaya götürüyor. Gündüz olsa kıyıdan kayalardaki işaretleri takip ederek, suya batmadan yürüyebilirdik; ama gece tepe lambalarımızın menziline göre yürümek zorunda kalıyorduk. Dolu durmuştu ama yağmur devam ediyordu. Hava 4 veya 5 dereceydi. Durursak ıslak bedenlerimiz soğuğa dayanamayabilir, hatta ölebilirdik de. O nedenle Gökçeören köyüne kadar yürüyecektik. Hava kapalıydı. Ortalık zindan gibiydi. Hiçbir şey gözükmüyordu. İçimizde yabani hayvan korkusu. Birkaç km yürüdükten sonra sel sularıyla oluşmuş büyük bir dereden zaten ıslanmış ayaklarımızı ve botlarımızı bir daha ıslatarak geçtik. Dereyi geçer geçmez bir kulübeye rastladık. Hemen içeriye baktım. İçerideki keçi gübresi yarım metre kadardı ve toz halindeydi. Ateş yakacak bir yer olmalı. Yok. Eto diğer taraftan bağırdı: “Hocam gelin, burası tertemiz, ocak da var!” O gece duyduğum en güzel cümleydi bu. İlk baktığımız yer, evin ahırıymış demek ki…

428211_10150558372106306_26247830_n
Bu arada, Sarıbelen ile Gökçeören arası tamamen patikadan oluşmaktadır. Bu iki köy arasında, kim yaptıysa, Likya Yolu işaretlerine bir de mavi yuvarlak noktalar eklenmiş.

– Ahırdaki çalı süpürgeyi aldık. Etraftaki tek kuru çalı parçasıydı bu. Bu çalılarla odunları tutuşturduk tutuşturduk, tutuşturamadık halimiz fena… Neyse ki on dakika sonra güzel bir ateş yanmış ve dışarıdaki o kocaman ıslak kütükler bile tutuşmuştu. Birdenbire içerisi sıcacık oldu. Elbiselerimizi çıkarıp duvara gerdiğimiz bir ipe astık. Kuruyorlardı. Odanın içinde atlet ve doncak kaldık. Onları da çıkaramazdık. Onlar üzerimizde kuruyacaklardı. Ateşten beriye köz çekip güzel bir şehriye çorbası yapıp, sıcacık midelerimize indirdik. Günün finali çok güzel olmuştu. Saat 01.00 sularıydı. Çorbadan sonra üzerimize çöken ağırlığa yenik düşüp, gözlerimizi deliksiz bir uykuya sunduk.

4. GÜN
Sabah 09.00 civarında uyandık. İyi dinlenmişiz. Islak hiçbir şey kalmamış. Her şey kupkuru olmuş gece. Ocakta hala köz var. Tekrar tutuşturup termoslarımıza sıcak su hazırlıyoruz. Arkasından nefis bir kahvaltı yapıp, eve küçük bir hediye ve not bırakıp dışarıya çıkıyoruz. Hava hala bulutlu. Yağmur, belli ki devam edecek. Öğleye doğru Gökçeören Köyü’ne ulaşıyoruz. Köyün hemen girişindeki evin verandasındaki kurnadan su alabilirsiniz. Burada tekrar yağmur… Köyde bir kalabalık… Kalabalığı bölerek geçiyoruz. Gökçeörenliler yağmurda yürüyen bu iki gezgine tuhaf gözlerle bakıyorlar. Selam verip geçiyoruz. Sonradan kalabalığın nedenini anlıyoruz.

Bu köyün eski adı, Seyret’tir. Köy isimlerini neden değiştip dururlarsa hiç anlamış değilim. Hatta buna karar veren ve uygulayanlar kimdir, hep merak etmişimdir hatta merakla da kalmayıp onlara gıyaplarında nefret duymuşumdur.

Toprak bir yoldan derince bir vadiye dalıyoruz. Biz hızımızı artırdıkça yağmur da artırıyor. Her yer çamur. Dünkü eziyetli yolculuktan sonra bugün de aynı şeyi yaşamak istemiyoruz. Hacıoğlan Deresi yakınında birkaç kimsesiz ev görüyoruz. “Acaba girsek mi…” Ama daha çok erken. Saat 01.30 civarı. Hacıoğlan deresi tabelasına gelmeden birkaç yüz metre önce sağ kolda çam ağaçlarının dibinde bir karış yüksekliğinde yüzlerce peri bacası görüyoruz. İnanılmaz. Yağmur suları küçücük peri bacaları oluşturmuş. Birkaç kare alıp devam ediyoruz. Hacıoğlan Deresi Antiphellos tabelasından sağa dönüyoruz. Döner dönmez büyük bir ırmak çıkıyor karşımıza. Geçmek neredeyse imkansız gibi. Önce ben çantamı bırakıp bir deneme yapıyorum. Belime kadar su. Debisi yüksek. Batonlara dayanmasam neredeyse alıp götürecek beni. Neyse, galiba geçebiliriz. Geri dönüp çantamı sırtlanıp dikkatlice geçiyorum. Irmağın karşı tarafında üzerimi değiştirirken Eto da
geçmek için hazırlanıyor. O da dikkatlice geçtikten sonra seviniyoruz. Çünkü, geçmek zorundaydık ve düşmemiz çok kötü sonuçlar doğurabilirdi. Coşkun su, alır götürürdü kesin bizi. Hacıoğlan deresini geçtikten sonra hafif meyilli bir parkurdan devam ettik. Bu parkur orman içinde gittikçe dikleşen bir patikaya dönüşüyordu. Dalların arasından sürtünerek geçiyorduk ve pançolarımız paramparça olmuştu.

Yağmur yine iliklerimize işlemeye başladı. Bulutlar aşağımızda kalmıştı. Sürekli dikine çıkıyorduk. Zirveye ulaşınca denizi göreceğimize emindik. Ama zirveye ulaşamadan, ormanlık alandan kurtulduğumuz yerde iki tane yıkılmak üzere olan ev gördük. Saat 03.00 civarı… Odalar böcek doluydu ve oldukça kirliydi. Aşağımızda dumanların içinde bir görünüp bir kaybolan köy Dereköy olsa gerek. Evin dışı tahta ile örtülmüş ve bu örtülü alanda şömine biçiminde ocak da vardı. Bu yağmurda daha fazla ilerleyemezdik. Evin dış kısmına çadırımızı kurduk, ıslak eşyalarımızı gerdiğimizin ipe serdik ve ocağa büyükçe bir ateş yaktık. Kıyafetlerimizi birer birer ocağın önünde elimizde kuruttuk. Suyumuzu 60-70 metre yakınımızdaki bir dereden alıyorduk. Ateşte çorba yaptık ve saat 11.00 sularına kadar yağan yağmurun sesinde, ateş başında koyu bir sohbete gömüldük. Bazen felsefe yaptık bazen doğadan konuştuk. Ocağa büyükçe bir kütük koyup, onun sabaha kadar yanmasını dileyerek çadırımıza çekildik ve tulumlarımıza girdik. Yüzümüz de dahil her yerimizi tuluma gömdük. Gece iyice soğuyacağa benziyor.

– İyi geceler Eto!

– İyi geceler Hoca’m!

5. GÜN
430743_10150558426716306_1097858772_nO sabah çok erken uyandık. Güneş daha doğmamıştı. Uyanınca aklımıza gelmeyen bir şey oldu: Dışarısı bembeyaz kardı. Üşüyorduk. Gece ateşe koyduğum kütük hala yanıyordu. Bir iki dal koydum ateşe hemen alevlendi. Böyle havalarda insanın moralini yükselten en önemli etkendir ateş. Doğada ateş yakabildiğin ve susuz kalmadığın sürece şanslısın demektir. Şanslıydık(!) 4 gündür yağmur altında yürüyorduk. “Likya Yolu’nu hiç bizim gibi yürüyen olmuş mudur acaba?”

Gökyüzü berraktı. Bulutlar dağılmıştı.

– Bugün kan gibi bir güneşin altında yürüyeceğiz Eto!

Ocak sonları. Ayaklarımızın altında kart kurt eden karın sesini dinleyerek yürüyoruz. Deniz belki kuş uçumu 5 km ötemizde; ama demek ki çok yüksekteyiz. Likya Yolunda karı da gördükten sonra.

Az ileride nefis bir orman içi patikaya dönüyor yolumuz. Yaban domuzları her yeri eşelemiş. Arada bir gürültü çıkarıyoruz. Korkudan elbette.

Phellos’a kadar deniz görmeden dağın kuzey yamacından güzel bir patikadan ilerliyorsunuz. Sol yanımızdaki dağ içleri, köyler ve vadiler hep bulut altında. Üç saat kadar yürüdükten sonra Phellos’a varıyoruz. Kalkan’dan sonra, toplam üç gündür ilk defa denizi görüyoruz. Galiba Likya Yolu’nun deniz görmeyen en uzun parkuru burası. Phellos’ta üzerimizi değiştirip tişörtlerimizi giyiyoruz. Hava gayet iyi. Ocak ayındayız tüm yurt kar altında biz tişörtle terleyerek yürüyoruz. Sanki gece karı ve soğuğunu yiyen biz değiliz. Tabiatın her hali güzel. Tam 3 gün gece ve gündüz yağmur altında idik. Aşağımızdaki Çukurbağ’a çok yüksekçe bir tepeden bakıyoruz. Birkaç saat sonra Çukurbağ’dayız. Şirin bir köy. Öğle vakti. Köyün meydanındaki çeşmeden sularımızı dolduruyor ve aynı çeşmenin karşısındaki çardakta uzunca bir mola veriyoruz.

Çukurbağ’ın hemen çıkışında öğle yemeği molamızı verip tekrar devam ediyoruz. Köyün çıkışında “Belinda’nın Evi”ni sağına, eski kuyuyu soluna alarak ilerle. Yalnız, Belinda’nın köpeklerine dikkat edin. Genişçe bir patikadan ilerleyerek geniş alanlardan bu alanın bitişine kadar ilerle. Geniş çayırlık alanın bitimine geldiğiniz zaman Antiphellos’un (Kaş) tam üstündeki dağda olacaksınız. Bu alanlarda yaklaşık iki saat kadar yürüyeceksin. Alanın bitiminden sola, dağdan aşağıya patikadan ineceksiniz. Ama burada, Kaş ve Meis manzarasını oturup iyice seyretmeden kalkmayın. Patikanın başındaki kuyunun yanı bu manzara için eşiz bir nokta. Resim çekilmekten bıkmayacaksınız burada. Kaş’ı o kadar dik bir tepeden seyredeceksiniz ki, şehrin kolayca krokisini bile uçağa gerek duymadan
çıkarabilirsiniz.

431554_10150558377811306_1816761955_nKaş’a bir saati bulmayan sürekli dikine iniş bir parkurdan ulaşacaksınız. Biz öyle yaptık çünkü.

Buradan itibaren, Kaş, Limanağzı, Apollonia, Aperlai, Purple Hause, Üçağız istikametinde ilerleyeceğimizi bilerek yol arkadaşım Eto ve ben 2. Likya Yolu yürüyüşümüzü sonlandırıyoruz.

____________________
Ertuğrul Sapma tarafından yazıldı.

407392_10150558846561306_1005333722_n
Yol arkadaşım Eto ile birlikte 22 Ocak gecesi Konya-Seydişehir’den özel aracımızla birlikte Likya yolu’nun 2. etabını yürümek için yola koyulduk. Memleketi kar alıp götürüyordu. Daha Seydişehir’i çıkmadan yeniden kar başlamıştı. Seydişehir’in Beldibi mevkiinde zincirimizi takıp yola koyulduk. Akşam saat 16.30 sularıydı. İki ya da üçüncü vitesle Alacabel’in görkemli güzergahını ve Torosların zirvelerini seyrederek yavaş yavaş denize doğru salındık. Aksekiye bağlı Yarpuz kasabasına gelince kardan eser kalmadı ve zincirlerimizi söktük. Manavgat, Serik, Antalya, Korkuteli, Elmalı, Akdağ’ın (Kızlar Sivrisi) eteklerinden Kınık istikametine doğru ilerledik. Kızlar Sivrisi’ne(3070 mt.) bu kış tırmanacağım için karanlık da olsa durup iyice bir baktım. “Bu dağ beni çağırıyor, acele etmeliyim.” dedim. Tekrar arabaya binip yola koyulduk. Arabada sevdiğimiz parçaları bağıra bağıra söyledik. Bu arada gözümüz hep derecedeydi. -12lerden -8lere oradan da 0’a kadar
düşmüştü. Kınık’ta 4 derece falandır diye seviniyorduk.

1. GÜN
Gece 03.45’te Xanthos harabelerine arabamızı park ettik ve şak diye harabelerin göbeğine çadırımızı kurduk, tulumlarımızı serdik ve küt diye yattık. Hayal etmeye çalıştım. 2700 yıl önce benim yattığım yerde kimler uyuyordu bu saatlerde diye düşündüm. Acaba benim uyuduğum bu yerde kimler can verdi Pers ordusunun önünde. Dalmışım. Sabah 7 idi kalktığımızda. Kahvaltımızı yolda yapacaktık. Hemen toparlandık, çantalarımızı sırtlandık. Gereksiz malzemeleri arabamıza bıraktık, arabamızı da güvenli bir yere… Sırt çantalarımızla yola koyulduk. Likya yolu’nun 1. etabını buraya kadar geçtiğimiz Mayıs ayında yürümüştüm. Kaldığımız yerden şimdi devam ediyorum. O zaman kısa kollularla, sıcakta yürüyorduk, hatta Kabak Koyu’nda denize bile girmiş daha sonra Kabak Koyu’ndan Alınca’ya giden kanyondaki derede, çelik gibi suda duşumuzu da almıştık. Şimdi polar montlarla ve yağmurluklarlayız. Yarın yağmurlu gözüküyor. Xanthos harabelerinin tam orta yerinden
yukarıya doğru yürüyoruz. Sağlı sollu eski başkent kalıntıları… Gözümün önünde savaşlar, depremler, eski kervan yoları, atlılar, Persler, Grekler, Yunanlar, Etrüskler, Romalılar, Hadrianus,Türkler, Eto ve ben…Xanthos harabelerinin bulunduğu tepeyi ortadan yararak bu tepenin arka yamacına doğru ilerliyoruz. Tepenin arka tarafları da kalıntı. Ne de olsa eski bir başkent. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir adlı şehrengizinde, Konya için söylediği bir söz geliyor aklıma: “Bir başkent her zaman başkenttir.” Yıkılıp gitmiş de olsa bu başkent hala başkent. İki büyük deprem bir büyük kıyım, kaç defa yangın yaşamış da olsa, kalanlar hala heybetli, hala etkileyici…

Yol arkadaşım Eto’ya Xanthos ve Likya uygarlığıyla ilgili bildiklerimi aktarıyorum. Zaman zaman 2500-3000 yıllık yollardan geçeceğimizi bazen tahmini olarak o yollardan geçtiğimizi düşüneceğimizi söyledim. Büyük çamlıkların içinden geçen toprak bir yolda buluyoruz kendimizi. Ve önümüze büyük bir asfalt yol çıkana kadar yürüyoruz.

(Yürüyecek olanların dikkatine: Xanthos’tan bu asfalt yola kadar işaret aramayın, bir çam ağacında işaret var, o işaret de yanlış yönlendiriyor. Asfaltla birlikte zaten Xanthos- Çavdır Likya Yolu tabelasını göreceksiniz. İnpınarı istikametinde yürüyeceksiniz. Tabela Çavdır’ı gösteriyor. Ama siz Çavdır’a giden asfalt yola değil 15-20 metre kadar kuzeyinden ilerliyorsunuz ve işaretleri görmeye başlıyorsunuz. Buralarda işaretlendirme ya yok ya da çok seyret. O nedenle son gördüğünüz işaretten sonra o istikamette dikkatlice yürümeye devam
ediniz.)

Çok eski bir yola giriyoruz. Çavdır Kasabasının kuzeyindeki dağın yamacından ilerleyen gerçek tarihi bir yol burası. Yolun alt kenarı taş duvarlarla desteklenmiş, az ileride taş kemerli bir köprü… Hava oldukça güneşli. Sıfır kolu tişörtlerimizle devam ediyoruz. Güneşi dikine gören güney yamaçtan Çavdır’ın kuzeyine kadar geliyoruz. Bu yol boyunca 2500 yıllık Likya su kanallarının yanı başından ilerleyeceksiniz.

Bu yol artık kullanılmayan sadece Likya Yolu yürüyüşçülerinin kullandığı bir yol. Bu kanallardan birinin başında kahvaltı yapmalı… İyi fikir.

Eto, çök!

418663_10150558083971306_732622361_nÇöküyoruz. Kamp ocağı, su ısıt, yumurta haşla, kahvaltı, Ocağın sonlarına doğru, mevsim kış, üstümüzü başımızı çıkarıyoruz, coşuyoruz güneşin Afrodit’ten çaldığı altın saçları vücudumuza değerken Güneş Ülkesi Likya’da… Matımı serip güneşin kucağına atıveriyorum kendimi.

İyi ki gelmişiz, diyor, Eto.

Evet, iyi ki gelmişiz, diyorum.

Aşağıda seralar bir deniz gibi. Portakal bahçelerinin turunculuğu da görüntünün süsü.

Patara ve doğusu alabildiğince uzanıyor deniz gözlerimin önünde. Kahvaltımızı yaptıktansonra toparlanıp yürümeye devam ediyoruz. Yol Çavdırın en kuzeyindeki evleriyle vebahçeleriyle karışıyor ileride. Burada suların çağıltısından başka ses yok. Köylüler portakal ikram ediyorlar. Portakalları kabuklarıyla dilimleyip, suyunu emiyoruz sadece ve su boyunca kuzeye yöneliyoruz. 2500 yıl önce İnpınarı’ndan başkent Xanthos’un su ihtiyacını gidermek için yapılmış olan su kanallarının boyundan kilometrelerce yürüdük. Kuzeye doğru yönelince yol biraz dikleşiyor ve yer yer yolun sağ kısımları göçmüş ve oldukça yüksek. İçimizde küçük bir korku oluyor. Sıklaşan makilere, su kanalına ve uçuruma dikkat ederek devam ediyoruz. Yolun 10 metre kadar aşağısında bir taş kemerli köprü daha görünce, yükümüzü yola bırakıp aşağıya indik. Kemerli köprüyü sadece yolcular değil, karşıdaki bir ağacın kökü de karşıya geçmek için kullanmış, o kadar kalınlaşmış ki, ikinci bir köprü oluvermiş de kendisinin haberi yok. Taş kemerli köprü cılız görünüyor ama yıllara meydan okuduğuna göre 58 kiloluk bir adama da meydan okur diyerek üzerine çıktım. Resimler çekindik ve tekrar yola koyulduk. Yukarıda plastik kalın bir borudan bize doğru su akıyordu. Altımızdaki derenin çağıltısı bu sese karışıyordu. Bu bölgedeki leziz yaban mersinlerinden yemeden geçmeyin. Hem beyazını
hem de siyahını burada istediğiniz kadar yiyebilirsiniz. Hayarımda bu kadar lezzetli yaban mersini veya mersin yemedim. Tabi, mevsimini denk getirmeniz de önemli bunun için.

İnpınarı’na giden yol bizi vadinin diğer yamacına taşıyor. Denizi ve güneş ışıklarını“V” şeklindeki vadiden izliyoruz. Yamaç iyice dikleşiyor. Birkaç gün önce yağan yağmurun ıslağı yürümemizi zorlaştırıyor. Olsun. İnpınarı’ndayız. Başkent Xsanthos’u yüzyıllarca belki binlerce yıl sulayan bu pınardan kana kana içiyoruz.

(Yürüyecek olanların dikkatine: Xanthos- İnpınarı arasında yanınızda çok az su taşıyarak ilerleyiniz. Çünkü burada her yer su.)

İleride su olup olmadığını bilmediğimiz için mataralarımızı ve yedek şişelerimizi iyice dolduruyoruz. Buradan güneye doğru toprak yoldan ilerliyoruz. Dik yokuştan sonra yolun bu parkuru oldukça rahatlatıcı geliyor insana. Likya Yolu’nun neresinde olursa olsun köylü çocukları utangaç tavırlarla “Hello!” diyorlar size. Merhaba demiyorlar, çünkü bu yollarda neredeyse yürüyen hiçbir Türk görmemişler. Çocuklar da haklı. Ayaklarında ayakkabı olmayan bu Çavdırlı çocuklar, zeytin çırpan anne babasına eşlik etmekteler. Selam veriyoruz anne babaya. Selamın karşılığını bahçelerinden topladıkları portakallarla veriyorlar bize. Vitamin patlaması olacak… Birkaç dakika o tertemiz insanlarla sohbet ettikten sonra yolumuza tekrar koyuluyoruz. Güneş iyice yükseldi, yakıyor. Sırtımız tertden ıslandı. Yorulmaya başladık. Toprak yol ileride asvalt yola kavuştu. Asvalt yol oldukça dik bir rampa halinde ilerliyordu. Açıktık. Eto’ya makarna yapmayı teklif ettim. Ne kadar çok sevindi
buna, tuhafıma gitti… Manzarası güzel, denizi tepeden gören güzel bir yere çantaları attık. Kamp tüpü yerine ateş yaktık burada. Makarna pişerken ben yine soyundum matımı serdim ve güneşin böğrüne uzandım. Oh! Ne güzel güneşin bu mevsimde insanı ısıtması. Toparlanıp
yürüyoruz. Bu bölgeler, birbiriyle bağlı köylerden oluşuyor. Üzümlüdeyiz. Suyumuz bitmek üzereydi. Su tedarik ettik. Bir ihtiyar amca geldi birkaç soru sordu bize, karşılığında birkaç soru da biz sorduk tabi. Sonra durun burada dedi amcamız ve elinde bir poşet dolusu elma ile geldi. Elmalar kıpkırmızıydı. Ağzım sulandı ya. “Amcacım birkaç tane alalım yeter, taşıyamayız dediysek de hepsini almak zorunda kaldık. Amca çok ısrarcı bir amcaydı. Acaba buraların amcaları hep böyle mi?

423659_10150558341891306_685104265_nÜzümlü Köyü’nün her tarafı çeşme.

Yürüdük. Eski Türk Dini kalıntıları burada da devam etmekte. Bahçelerde kuru kafalar, mezara konan testiler… Bu gelenekler neden devam etmektedir. Çünkü bu insanlar binlerce yıl önce Asya’nın ortasından yani Türkistan’dan geldiler. Yani Türkler.

Kayaların arasına yapılmış doğaya uygun mimarisiyle evler büyüleyici güzellikte. Güneş aşağıya meyilli. Hava kararmadan Kalkan’a varalım diyoruz. Galiba varırız. Ha gayret Eto!

Hızlanıyoruz. İslamlar Köyüne dikine vuruyoruz yol ayrımından. Eyvah, yağmur suları burayı geçilmez yapmış.

Çantanı bıraksan atlayabilir misin Eto?

Atlarım tabi ne olacak!

Eto atladı. Hayır atlayamadı. Etonun ayakları ve botları su içinde şimdi. Bir an önce Kalkan’a ulaşıp kamp yerinde ateş yakıp kurutmak lazım botları.

Ben atladım. Hiçbir yerim ıslanmadı.

İnpınarı’ndan buraya 10 km yürümüşüz. Akbel 1 km. Akbel’den Kalkan 1 km. Geldik sayılır. Hava karardı kararacak. Dikine vuruyoruz asfalt yoldan. Akbel, Kalkan. Bir zeytin ağacının altına kampımızı kuruyoruz. Şehirden ışığımız görünmesin diye alacakaranlıkta çadırın önüne ateşi gizleyecek şekilde duvar örüyorum. Zemindeki zeytinleri temizliyoruz. Etraf zeytin çalısı dolu. Ateşi yakmak zor olmuyor.

Akşam yemeğinde türlü var. Buyurun.

Yemeğimizi yedikten sonra ateşin başında biraz sohbet ediyoruz ve çadırımızın içini hazırlıyoruz. Siz şimdi akşam oturmasına da gelmezsiniz.

Çadıra girerken beraber uyukluyoruz. Birbirimize iyi geceler dediğimizi hatırlamıyorum.

2. GÜN
422230_10150558169761306_1360153656_nSonra sabah oldu. Çadırımıza vuran yağmur tıpırtılarını bir müddet dinledikten sonra kalkıyoruz. Aşağımız Kalkan, daha aşağımız deniz, istikamet Bezirgan Köyü. “Bezirgan, Kalkan’ın arkasındaki yüksekçe dağın arkasındaki dağın arkasındaki köy.” Anlatabildim sanırım.

Hava bulutlu.

– Galiba bugün yağmurda yürüyeceğiz Eto.

– Fark etmez, isterse kar yağsın. Doğanın her hali güzel.

Kahvaltıda akşamdan kurduğumuz ocakta pişireceğimiz melemen var. Zeytin ağacının dalları ne güzel yanıyor. İki dakikada hazır oluyor kahvaltımız. Aceleyle yiyoruz. Yağmur malzemelerimizi açıkta bulup ıslatmasın diye. Acele ettiğimiz her halimizden belli. Eto:

– İlk defa çantayı ben sizden önce hazırladım, diyor.

– Aferin, senden iyi bir doğa sporcusu olacak, diyorum, yüzü gülüyor. Belki seviniyor belki de komiğine gidiyor lafım.

Yola düzülüyoruz. Çantalarımız bir hayli ağır. Kalkan’ın doğu istikametindeki en üst asfalt yoldan yürüyoruz. En üst asfalt yoldaki en üst ve en son bakkaldan pil ve çokoprens alıyoruz. Çokoprens yolculuğumuzun en güzel lezzeti.

İleride Likya Yolu tabelasının kuzeyi yani Bezirgan’ı gösterdiği noktada mola veriyoruz. Çok eski bir hamam, hamamın duvarının dibinden akıp geçen bir dere.

Aman Allah’ım o da ne? Bu su, dağın zirvesinden aşağılara doğru, köpük köpük, çağlayarak akmakta. Bu ne gösteriş, bu ne çalım… Sanki bu iki Likya Yolu yolcusunu sevgiyle, nümayişle karşılıyor. Teşekkür ediyoruz tabiat anaya, tabiat ananın çocukları olarak. O görüntünün hazzını çıkararak doğayı onurlandırıyoruz.

Dikine vuruyoruz tabelanın Bezirgan tabelası yönüne. Yol boyu sağlı sollu, yamaca kurulmuş deniz manzaralı köy evleri… Yağmur başladı yine. Pançolarımızı çekip yürümeye devam ediyoruz. Burada yol işaretleri güzel. Yolu şaşırmıyoruz. Yukarılara doğru çıktıkça, bu yolun Likya ve daha yakın dönemlerde çok işlek bir yol olduğunu gözlemliyoruz. Harika bir patika. Aşağımız deniz ve adalar…

– O da ne? Eto bir nal çivisi buldum, şuna bak. Kimbilir ne zamandan kalma?

– Aaa… Bir tane de ben buldum.

Birdi, beşti derken birçok nal çivisi topluyoruz. Eskilikleri hakkında bir malumat
edinemiyoruz.425073_10150558240906306_856225242_n

– Eto! Buranın adı bence Likyalılar döneminde “Nal Toplatan Yokuşu” idi. Baksana şu nal kırıklarına, nal çivilerine.

– Ya da, diyor Eto, düşünüyor? Likya’nın nalbantları iyi nalbant değillerdi.

Gülüşüyoruz. Yağmuru fark ettiğimiz falan yok. Tepeye varınca yağmur iyice hızlanıyor. Bir çoban barınağı, saçağın altına çantalarımızı bırakıp, adamı yere serecek kadar kuvvetle esen rüzgarın altında önümüzdeki zirveye fotoğraf çekinmeye gidiyoruz. Orada keçi otlatan Moşe bizi bekliyor.

Moşe, Bezirgan köyünden.

– Adım Muhittin ama bana köyde Moşe derler, diyor gülerek.

– Moşe, bizim şu kayaların üstünde fotoğrafımızı çeker misin, diyorum.

– Şuraya mı basacam, diye soruyor Moşe.

– Bas Moşe, hadi rüzgar uçuracak bizi, diyoruz.

Moşe, keçilerini otlatıyor. Keçilerden bazıları doğurmuş. Oğlakları kucağımıza alıp seviyoruz. Çok sevimliler. Yağmur durmak bilmiyor.

– Bezirgan yakın mı, diye soruyorum?

– Yakın, şurası, diyor Moşe.

Akşama varıyoruz Bezirgan’a.

Bezirgan’da bizi bekleyen güzel bir sürpriz var. Köyün girişinde 80 civarında tahta bungalov var. Yağmurdan sonra bunlardan birinin içinde yatmak iyi olacak diye düşünüyoruz. Galiba Likya Yolu yolcuları için yapılmış; fakat iş yapmadığı için terk edilmiş bu bungalovlar, diye içimizden geçirirken, bir yaşlıca adam geliyor:

– Bunlar ne amca, diyoruz tahta bungalovları göstererek.

– Köylülerin ambarı, diyor amca.

– Bunlardan birinin içinde yatabilir miyiz, diyoruz?

– Burada yatılmaz, eve götüreyim ben sizi diyor.

– Bu cümleyi o gün gördüğümüz tüm Bezirganlılar söylüyor. Çok inceler, Anadolu köylüsü…

– Biz rahatsız etmeyelim, diyoruz hepsine.

– Olur mu öyle şey, rezil olmayın buralarda, diyorlar.

– Olur mu öyle şey, biz bunu yaşamaya geldik zaten, diyoruz.

– İyi o zaman, kapısı açık bir tane bulun, yatın içinde, diyor biri.

Öyle yapıyoruz. Köyün girişindeki beyaz evin kurnasından su alıp geliyoruz. Saçağın altında hava kararmadan akşam yemeğimizi yapıp, yağmurun çinkoya değen sesini dinleyerek uykuya dalıyoruz.

3. GÜN
425914_10150558217601306_296112880_nSabah olmuş. Yağmur hala devam ediyor. Tulumumuzu, çantalarımızı topluyoruz. Su ısıtıp çayımızı demleyip, kahvaltımızı yapıyoruz. Toparlanıp yola koyuluyoruz. Bezirgan Köyü’nün içine dalıyoruz. Köyün orta yerinden sağa dönüp, sonra tekrar sola, sonra tekrar sağa derken üstümüzden geçen ana yola kadar çıkıyoruz. Arkamızda Bezirgan köyü’nün içinden itibaren gelen bir köpek. Hiç aralıksız havlıyor. Kocaman bir köpek. Kangal’a benziyor. Ama Kangal değil. Yarım saattir peşimizde.

Yumrutepe Beli’ndeyiz. Sarıbelen köyü aşağıda. İşaretler bizi güney-doğuya götürüyor. Haritaya bakıyoruz Sarıbelen kuzey-doğuda. İşaretlerden devam ediyoruz. İleride kemikli bölgede yol sola, yolun aşağısına iniyor. Burada çok fazla hayvan kemiği var. 100 metrekarelik bir alan olduğu gibi kemik. Her yerde köpekler var bu yüzden. Bizim Bezirganlı köpek hala peşimizde. Havlaması hiç kesilmedi. Bu yol, çalılıların
içinden aşağılara, Sarıbelen’e kadar uzuyor. Yamaçlardan, yağmurun ıslatmakta olduğu çamurlu patikalardan aşağılara kayıyoruz. Yolumuza asfalt bir yol çıkıyor. Burada işaretler kayboluyor. Of! Ne tarafa gitsek. Harita Sarıbelen Köyü’nün altından gösteriyor yolu. Sarıbelen’e yöneliyoruz. Önümüze yağmurun coşturduğu bir dere çıkıyor. Derenin karşı yamacında bir taş, taşta Likya yol işareti.

– Eto, botlarını çıkar, dereden karşıya geçeceğiz.

İleride bizi bekleyen daha büyük dereleri bilmiyoruz tabi. Paçalarımızı sıvayıp, karşıya  geçiyoruz. Karşı taraflar göl içinde tarla. Hiçbir yerde işaret görünmüyor. Sağa gidiyoruz yok, sola gidiyoruz yok. Tarlalar bataklık olmuş. İşimiz zor. Henüz bu yılın işaretlemeleri yapılmamış olmalı ki izler çok silik. Burada 1 saat kadar oyalanıyoruz. Haritada yol, köyün altından geçiyor. O taraflara bakıyoruz. Ben Eto’yu orada bırakıp karşı yamaca doğru yol alıyorum ve yolun ta yukarılarında kırmızı-beyaz yol işaretini görüyorum. Hemen bulunduğum yere, yukarıdaki işarete ve dereden geçtiğimiz yere paralel bir duba dikiyorum, bizden sonra gelenler rahatça yolu bulsun diye. Yol işaretlerinin kaybolduğu birçok yerde yürüyüşçüler bu dubalama yöntemini kullanmışlardı çünkü.

Dikine bir yolculuk başlıyor Sarıbelen Köyü’ne doğru. Köyün girişinde terk edilmiş evler var. Acaba bu köy Tanzimat yazarlarımızdan Nabizade Nazım’ın yazdığı Karabibik adlı romandaki geçen Belen Köyü mü, diye soruyorum kendi kendime? Galiba burası, diye de cevap veriyorum yine kendi kendime. Çünkü Kaş’a bağlı Belen adlı bir köy şu anda yok. Olsa olsa burasıdır deyip tuhaf duygularla yola devam ediyorum.

Yumrutepe’den direk Sarıbelen’e yürüyebilirmişiz. Yolu boşuna uzatmış Kate Clow. Likya Yolu’nun en kötü işaretlenmiş parkuru burası. Siz, bu yolu yürüyecekseniz Yumrutepe’den Sarıbelen’e direk inin.426043_10150558602606306_580077693_n

– Ekmeğimiz bitti, diyor Eto.

– Köye girip alalım o zaman diyorum. Köyün girişinde birine soruyorum:

– Bu köyde bakkal var mı?

– Var evet, ama bir buçuk km kadar uzak.

– Sen çantalarla bekle ben iner alır gelirim diyorum, Eto’ya.

Adam aşağıdan bağırıyor:

– Ben götüreyim sizi motorumla bakkala, diyor.

Nazlanmıyoruz.

– Olur, diyoruz.

Motorla malzemeleri alıp gelmek iki dakika sürüyor. Bakkalda taze poğaça, açma da varmış. Tabi ki, 2. Likya Yürüyüşü’nün olmazsa olmazı çokoprensler.

Eto, açmaları görünce seviniyor. Bir ulu çınarın altındaki dinlenme yerine muhabbete koyuluyoruz. Çınarın altında bir çeşme, gürül gürül sular akıyor kurnasından. Oturduğumuz yerin altından çağlayarak akan dikine bir dere.

– Suların en coşkun zamanı, diyor Sarıbelenli.

Yardımsever Sarıbelenli ile tanışıyoruz. Adı Lütfi Tıkır. Köyün geçmişini anlatıyor bize:

– Bu köyün eski adı Sidek’tir. Sidek, kamıştan veya kargıdan yapılan bir kamıştır. Bu kamışın içinden geçen suyun çıkardığı o sese de Sidek denir bizim buralarda, diyor. Devam ediyor Lütfi:

– Bu köyün altında bir şehir varmış, diyor. Adı da Pinokyo şehri imiş. Bu isim tuhafımıza gidiyor. Yukarılarda bir İngiliz var, diyor. Bir bahçe aldı, içine bir villa yaptı, diyor. Buradan geçen Likya Yolu yolcularını da evine çağırıp, orayı otel gibi kullanıyor, diyor. Hem de yiyeceğini içeceğini İngiltere’den bavullarla getiriyor, köye bir katkı sağlamıyor, diyor. Dereden tepeden de söz ediyoruz. Sonra:

– Gökçeören’e ne zaman varırız, diye soruyorum?

– Bugün akşama varamazsınız, diyor.

Orada Lütfi ile vedalaşıp, Gökçeören Köyü istikametinde dikine yürümeye başlıyoruz. Sol yanımız köyün mezar taşları. Mezar taşlarında Tıkır soyadını görüyorum. Lütfi’nin akrabaları galiba diye içimden geçiriyorum bir an.

– Eto, akşama kalmamak için kahvaltı molası vermeyelim. Açmaları yiyerek devam edelim.

– Olur, diyor Eto. Dikine yavaş adımlarla tırmanıyoruz. Patika oldukça açık. Yukarıda köyün diğer mahallelerine giriyoruz. Oradan sağa büyük bir çam ağacının altından Likya Yolu tabelasının istikametinde ayrılıyoruz. Çamların sesi içimizi ürpertiyor. Kayalık, inişli çıkışlı bir patikaya giriyoruz. Hava iyice bulutlandı. Yağmur geliyor. “Gökçeören’e varmadan yağmasa!” Kayalıklardan düzlüklere, düzlüklerden tekrar kayalıklara sarıyoruz. Yağmur ince ince yağmaya başladı. Kafamıza ve çantamıza yağmurlukları çektik. Hava akşama dönmeye başladı. Bir yamaçtan karşıdaki çoban barakasını görüyoruz. Birileri var. Bizi görünce hepsi çıkıyor. Selam veriyoruz. “Akşam olmak üzere gelin misafirimiz
olun.” diyorlar. Teşekkür edip yolumuza devam ediyoruz. Hava iyice kararıyor bu sırada. Tepe lambalarımızı takıyoruz derken yol işaretleri kayboluyor. Ara tara yok. Büyük bir meşe ağacının altındaki düzlüğe kamp yapmak için çantalarımızı boşaltıyoruz. Tam çadırı kurmak üzereyken öyle bir dolu başlıyor ki, malzemelerimiz, kendimiz saniyeler içinde sırılsıklam oluyoruz. Morallerimiz birden sıfıra düşüyor. Üstümüze yağmurlukları çekip dolunun dinmesini bekliyoruz. Bizimkisi nafile… Donumuza kadar ıslandık. Moraller birik. Eto ile birbirimize bakıyoruz. “Toparlanalım.” Diyorum. “Durursak donarız.” Soğuk soğuk bir esmeye başlıyor. “Evet, durursak kesinlikle donarız.” Sırılsıklamız.
Çantalarımız ve elbiselerimiz iki misli ağırlaşmış bir şekilde tepe lambalarımızla son gördüğümüz işareti aramaya koyuluyoruz. Zor olsa da Eto buluyor işareti. Her yer vıcık vıcık. Umarım işaretler su altında kalmamıştır. İşaretler bizi göle dönüşmüş eski bir tarlaya götürüyor. Gündüz olsa kıyıdan kayalardaki işaretleri takip ederek, suya batmadan yürüyebilirdik; ama gece tepe lambalarımızın menziline göre yürümek zorunda kalıyorduk. Dolu durmuştu ama yağmur devam ediyordu. Hava 4 veya 5 dereceydi. Durursak ıslak bedenlerimiz soğuğa dayanamayabilir, hatta ölebilirdik de. O nedenle Gökçeören köyüne kadar yürüyecektik. Hava kapalıydı. Ortalık zindan gibiydi. Hiçbir şey gözükmüyordu. İçimizde yabani hayvan korkusu. Birkaç km yürüdükten sonra sel sularıyla oluşmuş büyük bir dereden zaten ıslanmış ayaklarımızı ve botlarımızı bir daha ıslatarak geçtik. Dereyi geçer geçmez bir kulübeye rastladık. Hemen içeriye baktım. İçerideki keçi gübresi yarım metre kadardı ve toz halindeydi. Ateş yakacak bir yer olmalı. Yok. Eto diğer taraftan bağırdı: “Hocam gelin, burası tertemiz, ocak da var!” O gece duyduğum en güzel cümleydi bu. İlk baktığımız yer, evin ahırıymış demek ki…

428211_10150558372106306_26247830_n
Bu arada, Sarıbelen ile Gökçeören arası tamamen patikadan oluşmaktadır. Bu iki köy arasında, kim yaptıysa, Likya Yolu işaretlerine bir de mavi yuvarlak noktalar eklenmiş.

– Ahırdaki çalı süpürgeyi aldık. Etraftaki tek kuru çalı parçasıydı bu. Bu çalılarla odunları tutuşturduk tutuşturduk, tutuşturamadık halimiz fena… Neyse ki on dakika sonra güzel bir ateş yanmış ve dışarıdaki o kocaman ıslak kütükler bile tutuşmuştu. Birdenbire içerisi sıcacık oldu. Elbiselerimizi çıkarıp duvara gerdiğimiz bir ipe astık. Kuruyorlardı. Odanın içinde atlet ve doncak kaldık. Onları da çıkaramazdık. Onlar üzerimizde kuruyacaklardı. Ateşten beriye köz çekip güzel bir şehriye çorbası yapıp, sıcacık midelerimize indirdik. Günün finali çok güzel olmuştu. Saat 01.00 sularıydı. Çorbadan sonra üzerimize çöken ağırlığa yenik düşüp, gözlerimizi deliksiz bir uykuya sunduk.

4. GÜN
Sabah 09.00 civarında uyandık. İyi dinlenmişiz. Islak hiçbir şey kalmamış. Her şey kupkuru olmuş gece. Ocakta hala köz var. Tekrar tutuşturup termoslarımıza sıcak su hazırlıyoruz. Arkasından nefis bir kahvaltı yapıp, eve küçük bir hediye ve not bırakıp dışarıya çıkıyoruz. Hava hala bulutlu. Yağmur, belli ki devam edecek. Öğleye doğru Gökçeören Köyü’ne ulaşıyoruz. Köyün hemen girişindeki evin verandasındaki kurnadan su alabilirsiniz. Burada tekrar yağmur… Köyde bir kalabalık… Kalabalığı bölerek geçiyoruz. Gökçeörenliler yağmurda yürüyen bu iki gezgine tuhaf gözlerle bakıyorlar. Selam verip geçiyoruz. Sonradan kalabalığın nedenini anlıyoruz.

Bu köyün eski adı, Seyret’tir. Köy isimlerini neden değiştip dururlarsa hiç anlamış değilim. Hatta buna karar veren ve uygulayanlar kimdir, hep merak etmişimdir hatta merakla da kalmayıp onlara gıyaplarında nefret duymuşumdur.

Toprak bir yoldan derince bir vadiye dalıyoruz. Biz hızımızı artırdıkça yağmur da artırıyor. Her yer çamur. Dünkü eziyetli yolculuktan sonra bugün de aynı şeyi yaşamak istemiyoruz. Hacıoğlan Deresi yakınında birkaç kimsesiz ev görüyoruz. “Acaba girsek mi…” Ama daha çok erken. Saat 01.30 civarı. Hacıoğlan deresi tabelasına gelmeden birkaç yüz metre önce sağ kolda çam ağaçlarının dibinde bir karış yüksekliğinde yüzlerce peri bacası görüyoruz. İnanılmaz. Yağmur suları küçücük peri bacaları oluşturmuş. Birkaç kare alıp devam ediyoruz. Hacıoğlan Deresi Antiphellos tabelasından sağa dönüyoruz. Döner dönmez büyük bir ırmak çıkıyor karşımıza. Geçmek neredeyse imkansız gibi. Önce ben çantamı bırakıp bir deneme yapıyorum. Belime kadar su. Debisi yüksek. Batonlara dayanmasam neredeyse alıp götürecek beni. Neyse, galiba geçebiliriz. Geri dönüp çantamı sırtlanıp dikkatlice geçiyorum. Irmağın karşı tarafında üzerimi değiştirirken Eto da
geçmek için hazırlanıyor. O da dikkatlice geçtikten sonra seviniyoruz. Çünkü, geçmek zorundaydık ve düşmemiz çok kötü sonuçlar doğurabilirdi. Coşkun su, alır götürürdü kesin bizi. Hacıoğlan deresini geçtikten sonra hafif meyilli bir parkurdan devam ettik. Bu parkur orman içinde gittikçe dikleşen bir patikaya dönüşüyordu. Dalların arasından sürtünerek geçiyorduk ve pançolarımız paramparça olmuştu.

Yağmur yine iliklerimize işlemeye başladı. Bulutlar aşağımızda kalmıştı. Sürekli dikine çıkıyorduk. Zirveye ulaşınca denizi göreceğimize emindik. Ama zirveye ulaşamadan, ormanlık alandan kurtulduğumuz yerde iki tane yıkılmak üzere olan ev gördük. Saat 03.00 civarı… Odalar böcek doluydu ve oldukça kirliydi. Aşağımızda dumanların içinde bir görünüp bir kaybolan köy Dereköy olsa gerek. Evin dışı tahta ile örtülmüş ve bu örtülü alanda şömine biçiminde ocak da vardı. Bu yağmurda daha fazla ilerleyemezdik. Evin dış kısmına çadırımızı kurduk, ıslak eşyalarımızı gerdiğimizin ipe serdik ve ocağa büyükçe bir ateş yaktık. Kıyafetlerimizi birer birer ocağın önünde elimizde kuruttuk. Suyumuzu 60-70 metre yakınımızdaki bir dereden alıyorduk. Ateşte çorba yaptık ve saat 11.00 sularına kadar yağan yağmurun sesinde, ateş başında koyu bir sohbete gömüldük. Bazen felsefe yaptık bazen doğadan konuştuk. Ocağa büyükçe bir kütük koyup, onun sabaha kadar yanmasını dileyerek çadırımıza çekildik ve tulumlarımıza girdik. Yüzümüz de dahil her yerimizi tuluma gömdük. Gece iyice soğuyacağa benziyor.

– İyi geceler Eto!

– İyi geceler Hoca’m!

5. GÜN
430743_10150558426716306_1097858772_nO sabah çok erken uyandık. Güneş daha doğmamıştı. Uyanınca aklımıza gelmeyen bir şey oldu: Dışarısı bembeyaz kardı. Üşüyorduk. Gece ateşe koyduğum kütük hala yanıyordu. Bir iki dal koydum ateşe hemen alevlendi. Böyle havalarda insanın moralini yükselten en önemli etkendir ateş. Doğada ateş yakabildiğin ve susuz kalmadığın sürece şanslısın demektir. Şanslıydık(!) 4 gündür yağmur altında yürüyorduk. “Likya Yolu’nu hiç bizim gibi yürüyen olmuş mudur acaba?”

Gökyüzü berraktı. Bulutlar dağılmıştı.

– Bugün kan gibi bir güneşin altında yürüyeceğiz Eto!

Ocak sonları. Ayaklarımızın altında kart kurt eden karın sesini dinleyerek yürüyoruz. Deniz belki kuş uçumu 5 km ötemizde; ama demek ki çok yüksekteyiz. Likya Yolunda karı da gördükten sonra.

Az ileride nefis bir orman içi patikaya dönüyor yolumuz. Yaban domuzları her yeri eşelemiş. Arada bir gürültü çıkarıyoruz. Korkudan elbette.

Phellos’a kadar deniz görmeden dağın kuzey yamacından güzel bir patikadan ilerliyorsunuz. Sol yanımızdaki dağ içleri, köyler ve vadiler hep bulut altında. Üç saat kadar yürüdükten sonra Phellos’a varıyoruz. Kalkan’dan sonra, toplam üç gündür ilk defa denizi görüyoruz. Galiba Likya Yolu’nun deniz görmeyen en uzun parkuru burası. Phellos’ta üzerimizi değiştirip tişörtlerimizi giyiyoruz. Hava gayet iyi. Ocak ayındayız tüm yurt kar altında biz tişörtle terleyerek yürüyoruz. Sanki gece karı ve soğuğunu yiyen biz değiliz. Tabiatın her hali güzel. Tam 3 gün gece ve gündüz yağmur altında idik. Aşağımızdaki Çukurbağ’a çok yüksekçe bir tepeden bakıyoruz. Birkaç saat sonra Çukurbağ’dayız. Şirin bir köy. Öğle vakti. Köyün meydanındaki çeşmeden sularımızı dolduruyor ve aynı çeşmenin karşısındaki çardakta uzunca bir mola veriyoruz.

Çukurbağ’ın hemen çıkışında öğle yemeği molamızı verip tekrar devam ediyoruz. Köyün çıkışında “Belinda’nın Evi”ni sağına, eski kuyuyu soluna alarak ilerle. Yalnız, Belinda’nın köpeklerine dikkat edin. Genişçe bir patikadan ilerleyerek geniş alanlardan bu alanın bitişine kadar ilerle. Geniş çayırlık alanın bitimine geldiğiniz zaman Antiphellos’un (Kaş) tam üstündeki dağda olacaksınız. Bu alanlarda yaklaşık iki saat kadar yürüyeceksin. Alanın bitiminden sola, dağdan aşağıya patikadan ineceksiniz. Ama burada, Kaş ve Meis manzarasını oturup iyice seyretmeden kalkmayın. Patikanın başındaki kuyunun yanı bu manzara için eşiz bir nokta. Resim çekilmekten bıkmayacaksınız burada. Kaş’ı o kadar dik bir tepeden seyredeceksiniz ki, şehrin kolayca krokisini bile uçağa gerek duymadan
çıkarabilirsiniz.

431554_10150558377811306_1816761955_nKaş’a bir saati bulmayan sürekli dikine iniş bir parkurdan ulaşacaksınız. Biz öyle yaptık çünkü.

Buradan itibaren, Kaş, Limanağzı, Apollonia, Aperlai, Purple Hause, Üçağız istikametinde ilerleyeceğimizi bilerek yol arkadaşım Eto ve ben 2. Likya Yolu yürüyüşümüzü sonlandırıyoruz.

____________________
Ertuğrul Sapma tarafından yazıldı.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *