Lukka (Likya) 4

SDC14825
1.GÜN
Mavikent’te günün ilk ışıklarıyla birlikte uyanıyoruz. Çadırımızı toplayıp, çantalarımızı da sırtlandıktan sonra yola koyuluyoruz. Parkurun bu bölümleri biraz sıkıcı. Çünkü ovadan ilerliyorsunuz. Ovanın bitiminde Karaöz tabelası ile birlikte çamlık yamaçlar başlıyor. Aşağımız berrak deniz. Karşımızda ‘geçeceğimizi tahmin ettiğimiz’ koylar uzanıyor. Bu görüntü ekip arkadaşlarımı ve beni heyecanlandırmaya yetiyor. Yolculuğa dört kişi başladık: Süleyman, Ali, Ayşegül ve ben. Bu dördüncü Likya Yolu yürüyüşüm ve ilk kez bu kadar kalabalık yürüyoruz. Parkurun bazı noktalarında bu sayı birkaç km boyunca fazlalaşıyor; fakat belli bir süre sonra yeni yol arkadaşlarımızdan ayrılıyoruz. İki saatlik asfalt yol yürüyüşü ile Karaöz’e ulaşıyoruz. Yol asfalt; fakat manzaranın yanında bunun hiçbir önemi yok.

SDC14806Hava oldukça sıcak. Mavikent ile Karaöz arasında her yerde çeşme var. Bu noktada su taşımak aptallık olur. Hatta, Korsan Koyu’ndan hareketle Gelidonya feneri istikametinde 2 km ilerlediğiniz tel örgülü nar bahçesindeki kurnaya kadar her yer su. Buradan itibaren 20 km boyunca sadece bir noktada su var. O da Gelidonya Feneri’ndeki kuyu suyu. Mayıs ortalarıydı ve kuyudaki su epeyce azalmıştı. Mayıs’tan sonra Karaöz-Gelidonya-Adrasan parkurunu yürüyecek olanlar –bana kalırsa- Gelidonya Feneri’ndeki bu suya güvenmesinler ve Korsan Koyu’ndan su takviyelerini iyi yapsınlar. Ayrıca, Karaöz’de, Korsan Koyu’nda, Gelidonya Feneri’nde zaman harcamak istiyorsanız mutlaka Fener’de kamp kurunuz. Doğanın ve ıslık çalan kayaların ürkütücülüğünü ve rüzgarı hiç eksilmeyen uğultusunu burada içiniz ürpererek yaşayın. Bir de Fenerdeki mavi motosikletle fotoğraf çekilmeyi unutmayın. Eğer Gelidonya Feneri’nde (Taşlıkburnu Feneri) kamp kurmayı düşünmüyorsanız hiç hız kaybetmeden Adrasan’a ulaşmaya çalışın. Değilse geceyi kayalık veya sık ormanlık patikalarda ya da 70 derecelik yamaçlarda çadır kuramadan geçirebilirsiniz. Suyu da unutmamak lazım tabi.

100_4956Mavikent ile Karaöz arasındaki çeşmelerde kafamızı ıslata ıslata ilerliyoruz. Ortalık çok sıcak. Terden sırılsıklam olduk. İlk gün olması nedeniyle yükümüz hayli ağır. Çeşme başlarındaki dut ağaçlarından dut yiyoruz. Çok lezzetliler. Böyle böyle derken hiç fark etmemişiz 8 km’nin bittiğini.

Karaöz’deyiz.

Neredeyse her bir tanesi başparmağım kadar büyük olan karadutları görünce dayanamıyoruz. Özellikle ben, doyuncaya kadar yiyorum. Sahile doğru kıvrılıyoruz. İlerde ağacın dibinde bizimkilere benzer birçok çanta ve bir kişi var. Selam veriyoruz. Moldovyalıymış. Ufaktan bir muhabbet başlıyor. Sahile uzanıyoruz. Ayaklarımızın su toplaması, başımıza gelebilecek en kötü sürpriz olur diyerek botlarımızı çıkartıp denize sokuyoruz. Denizin serinliği o kadar rahatlatıcı ki… On dakika kadar denizde SDC14882dolaşıyoruz. Biz denizdeyken yaklaşık on kişilik bir kafile de ters istikamette ilerleyerek üst yanımızdan geçiyor. Tekrar yola koyuluyoruz. Arkamızdan biri erkek toplam dört kişi geliyor. Bize yeni dünya ikram ediyorlar. İstikametimiz aynı. Ama sırt çantaları yok. Anladık ki, Korsan Koyu’nda (Melanippe) kamp kurmuşlar. Korsan Koyu’ndaki arkadaşları, onları ve yol arkadaşlarımızı Karaöz’e -5 km uzaklığa- markete göndermişler. Korsan Koyu’na kadar sohbet ediyoruz. 11 gün önce Göynük’ten yürümeye başlamışlar. Rusça konuşmama hayret ediyorlar. Açıklıyorum. Kalabalık bir Rus ekibi. Çantaları 60 litrelik. Daha devam edecekler belli ki. Korsan koyuna ulaştıktan sonra ilk iş olarak denize giriyoruz. Serinlemek çok güzel. Hemen bir kenara ateş yakıp taze fasulye konservesi yapıyoruz ve pişirdiğimiz kaptan hep birlikte yiyoruz. Neredeyse üç saat dinlenmişiz bu koyda. Ama 4. Likya yürüyüşümüzün en güzel noktalarından biri. Toparlanıp yola koyuluyoruz. Gelidonya Feneri istikametinde SDC14867yükseklerden denizi görerek ilerliyoruz. Yol boyu ormanlık alanlarda kesim yapılmış. Orman işçilerinin doğaya attıkları, eldivenleri, pet şişeleri, bira kutuları canımızı yaksa da umursamıyormuş gibi yapıyoruz. Gözlerimiz çevrenin kirliliğine takılıyor; ama kimse oralı olmuyor nedense. Belki de içimizden hiçkimse, tadımızı kaçırmak istemiyor. Yürüyoruz. Toprak yoldan yukarıya çok tatlı bir patika ayrılıyor. Gelidonya Feneri’ne kadar döne döne çıkılan bir patika bu. Bitmek bilmiyor. Hava kararmak üzereyken Gelidonya Feneri’ne ulaşıyoruz. Likya Yolunda belki de en çok görmek istediğim yerlerden biri… Şimdi oradayım. Huzuru buldum. Hafif sert bir rüzgar. Olsun. Karşımızda adalar, deniz, yanı başımızda kızıllığa bürünerek batmakta olan güneş, ben ve Tükiye’nin en yüksekteki feneri…

Kuyudan şişelerimize su süzüyoruz. Biraz zaman alıyor. Akşama yemekte çorba var. SDC14782Çorbadan sonra çay, sonra kuruyemiş derken saat 11.00 oluyor. Çadırlarımıza çekilip rüzgarın uğultusunu, ıslık çalan kayaları ve çadırımıza tıpır tıpır düşerek, dışarıda yağmur yağıyor havası veren zeytin çiçeklerinin sesini dinleyerek koyu bir uykuya varıyoruz.

2. GÜN
Gelidonya’da sabah bir başka oluyormuş. Tan atarken beraber fotoğraf çekmek için uyandım. Gündoğusu kıpkızıldı. Sulu Ada bu kızıllığa gömülmüş uyuyordu. Benim mavi motosiklet, akşam bıraktığımız yerde öylece duruyor. Güzel bir karenin içinde neden olmasın Gelidonya motoru. Acaba onu kim çıkardı buraya ve kim terk edip gitti onu burada. Millet hala uyuyor çadırlarında. Bir hayli gün doğumu fotoğrafı çektim farklı enstantanelerde. Derken bir çadır fermuarı açıldı ve çadırlardan birinde kara bir kafa gözüktü. Ali’nin kafasıydı bu. Derken diğer ekip ahalisi de uyandı ve hızlı bir şekilde kahvaltı hazırlamaya koyulduk. Bugün yolumuz 16 km idi ve inişli çıkışlı sarp ve kayalık patikalardan ilerleyecektik. Öğlen sıcağında daha çok dinlenebilmek için erken yola çıkmak en akıllıcasıydı. Ama geciktik. Yolun daha ilk km’lerinde tüm giysilerimiz sırılsıklam olmuş hatta tüm giysilerimizden ter damlıyordu. Gelidonya Feneri’nden dikine kayalık bir patikadan tırmanıyoruz. Yukarılarda yol bir müddet düzleşiyor, sonra iniş, sonra düz, sonra tekrar iniş, yokuş, iniş, yokuş, 100_5045iniş… Sıcak berbat. Suyumuz iyice azaldı. Süleyman ve Ali koptular. Artık görünmüyorlar. Ayşegül ve ben dinlene dinlene yürüyoruz. Her dinlenmede su içiyoruz. Ama her molada “yudum sayımız” azalıyor. Ya suyumuz biterse… Bel – Gavurağılı parkurunda susuz kalışımız geliyor aklıma. Daha bir hesaplı kullanmaya başlıyoruz suyu. Güneş iyice yakmaya başladı. Her dakika gözlerimize giren terleri siliyoruz. Çenemizden, burnumuzun ucundan, şakaklarımızdan akıp gidiyor terler. Boğucu bir hava. Yol bir türlü bitmek bilmiyor. Acelemiz yok. Hava, 20.30’da kararıyor nasılsa deyip dinlenmeleri artırıyoruz. Gelidonya’dan çıktıktan sonra dimdik bir patikadan ilerliyorsunuz. Sonra zirveden aşağılara dimdik iniyorsunuz, sonra tekrar dimdik bir yamaca sarıyor patika… Çok zaman harcıyoruz bu patikalarda. Yolda sürekli birileriyle karşılaşıyoruz. İngiliz bir grup, önde giden arkadaşlarınızla yarım saat önce karşılaştık diyorlar. “Demek ki onlar bize bir saatlik mesafedeler.” Her karşılaştığımız grupla hoş 100_5040sohbetler ediyoruz. Nereden çıktıklarını soruyorum, Adrasan diyorlar. “Demek ki, Gelidonya ile Adrasan arasının ortası burası.” diye düşünüyoruz. Gözümüzde bir yılgınlık. Birbirimize bakıyoruz sadece… Deniz seviyesine yaklaşan yerlerde yüksek çam ağaçlarının koyu gölgelikleri arasında serinliyoruz, rahat bir nefes alıyoruz. Dik ve yüksek bir dağın dibinden yükselerek çıkıyoruz tekrar tepeye. Burada güneş tüm enerjimizi alıyor. Arkamızdan çıta gibi 72 yaşında bir Alman yürüyüşçü, üzerinde ne varsa çıkarmış sollayıp geçiyor bizi. Böyle böyle derken Ali ve Süleyman’ı yakalıyoruz. Matları sermişler bir çam ağacının gölgesinde uyuyorlar. Uyandırmadan birkaç kare fotoğraflarını çekiyorum. Uyanan arkadaşlarımızla öğle yemeği yiyoruz. Haritayı koyuyoruz önümüze, daha ne kadar kaldığına bakıyoruz yolun. Haritaya göre Sulu Ada’yı kıyaslayarak bakıyoruz. Adanın arkaya uzanan burnu doğudan azıcık görünmeye başlamış, demek ki yolun 4’te 3’ü bitmiş, diyerek seviniyoruz. 100_4997Bacaklarımıza can geliyor, o sırada rüzgar tatlı tatlı vuruyor yüzümüze, yakıcı gelmiyor nedense. Çantalarımızı sırtımıza vurup yokuş aşağı salınıyoruz. Burada toprağın rengi değişiyor. Bolca fotoğraf çekilerek ilerliyoruz. Artık keyfimiz yerinde, yolu azalttık çünkü. Manzara mükemmel. Ama hava boğucu sıcak. Tek şikayetimiz bu zaten. Değilse her şey mükemmel. Doğanın her hali güzel. Aşağılarda kırmızı topraklı bir yola giriyoruz. Yol yeni açılmış sanki. Ayaklarımızı her basışımızda “puf” diye toz kalkıyor. Aşağıda terk edilmiş barakalara rastlıyoruz. Adrasan’dan buraya kadarki parkurda ilk su burada var. Gürül gürül akan bir çeşme…

Kendi ter kokumuzdan şikayetçiyiz hepimiz. Adrasan’a inince bir otelde kalmaya karar veriyoruz. En azından duş alırız, akşam yemeğinde balık… Oh! İşte hayat bu. Fışkırarak akan bir çeşme var burada. Kafalarımızı ıslatıyoruz. Mataralarımızı 100_4992dolduruyoruz. Biraz dinleniyoruz. Sürekli birbirimizi geçip durduğumuz İngiliz çift burada tekrar arkadan yetişiyor bize. Onlara, “Birazdan tekrar görüşürüz nasılsa.” diyorum ayrılırken, gülüşüyoruz.

Bu yolda insan, insan olduğunu fark ediyor, dilin, dinin, rengin ne kadar boş olduğunu, asıl önemli olanın; doğa, insanlık, dostluk, sevgi olduğunu görüyoruz.

Adrasan’a inince ben direk denize iniyorum. İlk etapta Adrasan’ın cennet kadar güzel bir yer olduğunu anlayamıyorum. Deniz hararetimi alıyor. “Ne güzel yermiş yahu burası.” diyorum sonra. Bizim Alman ihtiyar, sahilde uzanmış uyuyor. “Ne zaman geldiyse?” Arkadaşlar, yeri ayarladıklarını el işaretiyle bildiriyorlar. Denizden çıkıp sulu halimle çantamı yüklenip otele doğru yürüyorum. Odalarımıza yerleşiyoruz. Serin ve uzun süren bir duştan sonra aşağıya iniyoruz. Adrasan’ı yarım saatte geziyoruz. Yarınki yürüyüş 100_4983yolumuzu kestirmeye çalışıyoruz. “Musa Dağı hangisi acaba?” “İşte şu.” diyorlar. Otele dönüyoruz. Masada çupralar hazır. Üç ayrı salata var masada. Dördümüz birden saldırıya geçiyoruz salatalara ve balığa, sonra herkes kendi odasına… Işık söner.

3. GÜN
Sabah herkesten önce kalkıp güneşin doğuşunu çekmek için sahile iniyorum. Çok hoş kareler yakalıyorum.

Sabah 07.30’da herkes kahvaltı masasında. Çantalar odalarda hazır. Kahvaltımızı Ön Otel’in deniz manzaralı havuz başında yapıyoruz. Odalara çıkıp eşyalarımızı alıp yola koyuluyoruz. Solumuz cennet Adrasan’ın otelleri, sağımız Akdeniz, istikamet Musa Dağı ve Adrasan Köyü’nün içi. Çantalarımıza adam başı 3’er litre su alıyoruz. 16 km boyunca su yok çünkü. Hava da sıcak. Bir amca, “Gelin gençler şu salatalıklardan alın.” 100_4908diyor. “Biraz fazla mı aldık ne? Kim taşıyacak bunları. Tek çare hepsini yemek.” Yiyoruz da… Adrasan Köyü çok şirin bir yer. Musa Dağı’nın eteklerine kurulu, neredeyse deniz seviyesinde. Çok şirin turistik bir çarşısı var. Görmeye değer. Mutlaka görülmeli. Meksikalı bir genç yürüyüşçü… Önce Türk zannediyoruz. Yol soruyoruz ona. Karşımızdan geliyor çünkü. Türkler Türkiye’de bir yabancıya, bu sefer bir “Amigo”ya –Meksikalıya- yol soruyor yine. Ben de Olimpos istikametinde gideceğim diyor. Arkamızdan yetişiyor az sonra. Büyükçe bir kayanın uzunca oyuğundan geçiyor Likya Yolu. Çok güzel bir yer. Buradan itibaren ne yol arkadaşımız Süleyman ve Ali’yi ne de Meksikalı Amigo’yu görüyoruz. Öden kopuyorlar yine. Sürekli dikine çıkıyoruz. Neyse ki, ağaçlar oldukça sık. Güneş fazla ulaşamıyor bedenimize. 800 küsür metreye kadar çıkıyoruz sıfırdan. Güneş bulutlara bir giriyor bir çıkıyor. Günlerdir doğa harikası yerlerde yürüyoruz. Zaman zaman başımı kaldırıp kendimi uyarıyorum: “Etrafına baksana, şu anda bulunduğun doğanın tadını çıkarsana.” diyorum kendime. Güneş buluta bir giriyor bir çıkıyor derken iyice buluta gömüldü. Mükemmel bir hava. Kendimizi çok şanslı hissediyoruz. Bu mevsimde bu serinlik… Hele dünkü sıcaktan sonra…. Ha bire su içiyoruz. Suya doyamıyoruz. Suyumuzun bitme korkusu başladı yine. Önümüzden bazı yürüyüşler geldi. Yokuş sırt çantalarıyla insanı gerçekten yoruyor. Epeyce yol aldık Musa Dağı’nın en yükseğine ulaşmadan yemek molası verelim dedik ve verdik. Ayşegül matı serdi ve yatmaya koyuldu ben bu 100_5077arada taşlarla çevirerek küçük bir ateş yaktım ve makarna yapmaya koyuldum. Makarna olmak üzereyken İstanbul’dan gelen bir grup yanımızdan geçti. Makarnamızda gözleri kaldı. Selamlaştık küçükten bir sohbet ettik. Makarna olunca Ayşegül’ü uyandırdım. Tencereden makarnayı sonuna kadar yedik. Ateşimizi dikkatlice söndürdüm: Türk usulü. Yolda yine İngiliz bir grup geldi önümüze. Selamlaştık. Konuştuk. Yola tekrar koyulduk. Zirveye çıkınca bizim molada yanımızdan geçen İstanbullu ekip orada mola vermişti. Büyükçe bir ateş yakmışlar. “Kuzu mu çevireceksiniz.” dedim. Gülüştük. Burası çok güzel bir nokta. Sabahtan beri tırmanışımızın ödülü bu manzara: Aşağılarda boylu boyunca bir vadi, karşımızda sıralanmış dağlar ve insan boyunda otların içinden ilerlediğimiz toprak yol… Her şey harika.

100_5101İstanbulluların suyu azalmış ve birkaç kişiyi su bulmaya göndermişler; ama onlar da elleri boş bir şekilde geri dönüyorlardı. Biz vakit kaybetmeden yolumuza döndük. Önümüze yine bazı ekipler geldi. Hoşbeş ettikten sonra en zirveye tırmandık. Buradan itibaren, Olimpos’a kadar sürekli inecektik. Bazen yamaçlardan yan yan bazen de sımsık sandal ormanlarının insanı korkutan görüntüsünde ve sıklığında ilerliyorduk. Hep yokuş aşağı, hep… Arada bir yağmur çiseliyordu. İnsana öyle bir kuvvet veriyor ki yağmur, hele bu sıcakta… 5-10 yıl önce yangın felaketi görmüş bir ağaç mezarlığının içindeki otsu bitkilerin ve çiçek bahçelerinin içinden geçiyoruz. Çiçeklerin boyu insan kadar, bazıları daha da uzun. O çiçeklerin içinde sırıtan yangın artığı kuru ağaçlar hayaletler gibi. Bazı kütükler yola devrilmiş ve bazen kütüğün altından bazen de üstünden geçiyoruz. Sırt çantalarımızla bu iş, çok meşakkatli oluyor doğrusu. Aşağılara indikçe orman sıklaşıyor. Güneş ışığı yere neredeyse hiç ulaşmıyor. Birden akşam oldu sanki. Sandal ağaçlarını bazen korkunç yaratıklara benzetiyoruz, içimiz ürperiyor.

SDC14855Bu patika nasıl açılmış, diye düşünmeden edemiyorum. Sandal ağaçları, üzerimize eğilmiş bir gelin takı gibi. Aralarından neredeyse zor geçiyoruz. Bu manzaralar ve doğanın değişik halleri görülmeye binlerce kez değer; ama ilk kez görüldüğü anın tadını verir mi bilinmez. Aşağılara inince sandal ağaçları yerini yüksek çam ağaçlarına bırakıyor. Rus bir çiftle karşılaşıyoruz. Adrasan istikametinde gidiyorlar. “Olimpos’a ne kadar zaman sonra varırız?” diye soruyorum. “En fazla yarım saat.” diyor Rus doğasever. Seviniyoruz. Çünkü Adrasan’dan Musa Dağı’nın zirvesine çıkana kadar, epeyce yorulduk. Koyuveriyoruz kendimizi yokuş aşağı patikadan. Olimpos vadisi ve ırmağı çok yukarılardan gülümsüyor bize, “Hoş geldiniz.” diyor. “Daha gelemedik.” diyoruz ve daha bir hızlanıyoruz Olimpos’a kavuşmak için.

Olimpos Irmağı.

SDC14823Ali ve Süleyman’la Olimpos antik kenti girişinde buluşup yukarıya doğru çıkıyoruz ve Ada Kamping’e göçü atıyoruz. Duşumuzu alıp, çadırımıza giriyoruz. “Oh be! Dünya varmış.” Çadırımıza biraz uzandıktan sonra, akşam yemeği için kamp merkezine gidiyoruz. Ada Kamping, Olimpos’taki kamp kurabileceğiniz tek kamp yeri. Hizmette kusuru olmayan güzel bir yer. O akşam Ada Kamping’teki Süleyman Demirel Üniversitesi öğrencilerinin kamp ateşi başındaki gitar seranatlarına dinlemek isteyen kulaklarımıza, yorgun gözlerimiz ancak saat 01.00’a kadar izin verdi.

4. GÜN
Sabah 08.00 gibi kalkıp, kahvaltımızı yaptıktan sonra kamp yerimizden denize doğru yürümeye başladık. Harabelerin arasından Roma Hamamını, tiyatroyu ve diğer kalıntıları gezerek sahile çıktık. Olimpos şehri bir korsan kenti. Hikayesi çok orijinal. 100_5073İnternetten bu hikayeye ulaşabilirsiniz. Olimpos antik kentinde binlerce yıllık yaşantılar gözümüzün önüne geldi. Hele Roma Hamamı, o kadar canlıydı ki gözümüzde… Aramızda konuşarak da hayalimizdeki o hamam sahnesini canlandırdık: “Köleler, efendilerine masaj ve kese yapıyorlar ve efendiler kendi aralarında konuşuyorlar, köleler sessiz…” Olimpos çayından botlarımızı çıkararak geçiyoruz. Sahil, havalar iyice ısınmamasına rağmen insan dolu. Bize tuhaf gözlerle bakanlar var. “Galiba Likya Yolu’ndan haberi olmayanlar bunlar.” diye düşünüyoruz.

Sahilden ayrılıp Çıralı’ya dönen yolda oturup taze sıkılmış portakal sularımızı içtikten yarım saat sonra Çıralı’dayız. Çıralı’dan Khimera(Yanartaş)’a doğru yürüyoruz. Yolumuzun bu kısmı asfalt. Likya Yolu’nun en kötü parkurları bu asfalt parkurlar. Neyse ki, çabuk bitiyor ve tozlu bir toprak yola giriyoruz. 1 saatlik yürüyüşten sonra Yanartaş 100_5128Milli Parkı’nın giriş turnikelerinden ücretimizi ödeyip giriyoruz. (Bence burada ücret ödemek saçmalık. Yürüyüşçüler bu turnikenin 20 mt. ilerisinden veya gerisinden rahatça giriş yapabilir. Maalesef, ülkemizde bu tip ayıplar hala var.) Yarım saat kadar sürüyor turnikeden Yanartaş’a varmak. Burasının da güzel bir efsanesi var. Meraklısı internetten okuyabilir. Yerden çıkan ateşlerle deney yapıyorum. Üfleyince sönüyor, çakmağı çakınca tekrar yanıyor. Ama gaz yerin altından oldukça gürültü çıkararak çıkıyor.

Fazla oyalanmadan Ulupınar istikametinde ilerliyoruz. Bitişi Ulupınar’da balık yiyerek yapacağız. Planımız bu. Bu parkurda oldukça fazla yürüyüşçü var. Göynükten çıkıp 6 günde buraya ulaşan Ukraynalı genç bir çiftle konuşuyoruz uzunca, dinlenme molasında. “Bir saatlik yolunuz var.” diyor. Ulupınar’da bizi bekleyen arkadaşlarımız ha bire arıyorlar. Acele ediyoruz dostları bekletmemek için. Yanartaş’tan dağın zirvesine 100_5103çıkmak bir buçuk saat kadar sürüyor. Sonra çok düzgün bir patikadan aşağı doğru salınıyorsunuz. Frenleri burada boşa alın. Aşağılardan suyun çağıltıları yükseliyor. “İnince duş mu alsam derede?” Yarım saatte dereye iniyoruz. Toprak bir yol, patika, tekrar toprak yol derken, Ulupınar’a saat 15.30 civarında ulaşıyoruz. Burada Şelale Restaurant’a oturuyoruz. Oturduğumuza pişman oluyoruz. Salataya yağ istiyoruz dört kere, gelmiyor; çay istiyoruz, gelmiyor; fanta istiyoruz, yemek bittikten sonra kola geliyor. Ama “Hesap!” deyince koşarak getiriyorlar. Hem de ne hesap! Bitişi iyi yapamadık, canımız sağolsun diyoruz. Süleyman: “Sanki ilk yediğin kazık mı Süleyman bu ülkede?” diyor kendi kendine, gülüşüyoruz. Siz siz olun Kemer istikametinden Kumluca istikametine giderken sol koldaki, yol üzerindeki balık lokantasında yiyin balığınızı. Çünkü Şelale Restaurant’ta salata 10 TL iken bahsettiğim yerde 2 TL. Balığın fiyatını da siz düşünün artık. Burada Likya Yolu’nun Beycik tabelasını görüyoruz. Artık yolumuz Tahtalı’ya buradan uzanacak. Seneye, Ekim ayında… Yazı atlatmak lazım…

____________________
Mehmet Gültekin tarafından yazıldı.

SDC14825
1.GÜN
Mavikent’te günün ilk ışıklarıyla birlikte uyanıyoruz. Çadırımızı toplayıp, çantalarımızı da sırtlandıktan sonra yola koyuluyoruz. Parkurun bu bölümleri biraz sıkıcı. Çünkü ovadan ilerliyorsunuz. Ovanın bitiminde Karaöz tabelası ile birlikte çamlık yamaçlar başlıyor. Aşağımız berrak deniz. Karşımızda ‘geçeceğimizi tahmin ettiğimiz’ koylar uzanıyor. Bu görüntü ekip arkadaşlarımı ve beni heyecanlandırmaya yetiyor. Yolculuğa dört kişi başladık: Süleyman, Ali, Ayşegül ve ben. Bu dördüncü Likya Yolu yürüyüşüm ve ilk kez bu kadar kalabalık yürüyoruz. Parkurun bazı noktalarında bu sayı birkaç km boyunca fazlalaşıyor; fakat belli bir süre sonra yeni yol arkadaşlarımızdan ayrılıyoruz. İki saatlik asfalt yol yürüyüşü ile Karaöz’e ulaşıyoruz. Yol asfalt; fakat manzaranın yanında bunun hiçbir önemi yok.

SDC14806Hava oldukça sıcak. Mavikent ile Karaöz arasında her yerde çeşme var. Bu noktada su taşımak aptallık olur. Hatta, Korsan Koyu’ndan hareketle Gelidonya feneri istikametinde 2 km ilerlediğiniz tel örgülü nar bahçesindeki kurnaya kadar her yer su. Buradan itibaren 20 km boyunca sadece bir noktada su var. O da Gelidonya Feneri’ndeki kuyu suyu. Mayıs ortalarıydı ve kuyudaki su epeyce azalmıştı. Mayıs’tan sonra Karaöz-Gelidonya-Adrasan parkurunu yürüyecek olanlar –bana kalırsa- Gelidonya Feneri’ndeki bu suya güvenmesinler ve Korsan Koyu’ndan su takviyelerini iyi yapsınlar. Ayrıca, Karaöz’de, Korsan Koyu’nda, Gelidonya Feneri’nde zaman harcamak istiyorsanız mutlaka Fener’de kamp kurunuz. Doğanın ve ıslık çalan kayaların ürkütücülüğünü ve rüzgarı hiç eksilmeyen uğultusunu burada içiniz ürpererek yaşayın. Bir de Fenerdeki mavi motosikletle fotoğraf çekilmeyi unutmayın. Eğer Gelidonya Feneri’nde (Taşlıkburnu Feneri) kamp kurmayı düşünmüyorsanız hiç hız kaybetmeden Adrasan’a ulaşmaya çalışın. Değilse geceyi kayalık veya sık ormanlık patikalarda ya da 70 derecelik yamaçlarda çadır kuramadan geçirebilirsiniz. Suyu da unutmamak lazım tabi.

100_4956Mavikent ile Karaöz arasındaki çeşmelerde kafamızı ıslata ıslata ilerliyoruz. Ortalık çok sıcak. Terden sırılsıklam olduk. İlk gün olması nedeniyle yükümüz hayli ağır. Çeşme başlarındaki dut ağaçlarından dut yiyoruz. Çok lezzetliler. Böyle böyle derken hiç fark etmemişiz 8 km’nin bittiğini.

Karaöz’deyiz.

Neredeyse her bir tanesi başparmağım kadar büyük olan karadutları görünce dayanamıyoruz. Özellikle ben, doyuncaya kadar yiyorum. Sahile doğru kıvrılıyoruz. İlerde ağacın dibinde bizimkilere benzer birçok çanta ve bir kişi var. Selam veriyoruz. Moldovyalıymış. Ufaktan bir muhabbet başlıyor. Sahile uzanıyoruz. Ayaklarımızın su toplaması, başımıza gelebilecek en kötü sürpriz olur diyerek botlarımızı çıkartıp denize sokuyoruz. Denizin serinliği o kadar rahatlatıcı ki… On dakika kadar denizde SDC14882dolaşıyoruz. Biz denizdeyken yaklaşık on kişilik bir kafile de ters istikamette ilerleyerek üst yanımızdan geçiyor. Tekrar yola koyuluyoruz. Arkamızdan biri erkek toplam dört kişi geliyor. Bize yeni dünya ikram ediyorlar. İstikametimiz aynı. Ama sırt çantaları yok. Anladık ki, Korsan Koyu’nda (Melanippe) kamp kurmuşlar. Korsan Koyu’ndaki arkadaşları, onları ve yol arkadaşlarımızı Karaöz’e -5 km uzaklığa- markete göndermişler. Korsan Koyu’na kadar sohbet ediyoruz. 11 gün önce Göynük’ten yürümeye başlamışlar. Rusça konuşmama hayret ediyorlar. Açıklıyorum. Kalabalık bir Rus ekibi. Çantaları 60 litrelik. Daha devam edecekler belli ki. Korsan koyuna ulaştıktan sonra ilk iş olarak denize giriyoruz. Serinlemek çok güzel. Hemen bir kenara ateş yakıp taze fasulye konservesi yapıyoruz ve pişirdiğimiz kaptan hep birlikte yiyoruz. Neredeyse üç saat dinlenmişiz bu koyda. Ama 4. Likya yürüyüşümüzün en güzel noktalarından biri. Toparlanıp yola koyuluyoruz. Gelidonya Feneri istikametinde SDC14867yükseklerden denizi görerek ilerliyoruz. Yol boyu ormanlık alanlarda kesim yapılmış. Orman işçilerinin doğaya attıkları, eldivenleri, pet şişeleri, bira kutuları canımızı yaksa da umursamıyormuş gibi yapıyoruz. Gözlerimiz çevrenin kirliliğine takılıyor; ama kimse oralı olmuyor nedense. Belki de içimizden hiçkimse, tadımızı kaçırmak istemiyor. Yürüyoruz. Toprak yoldan yukarıya çok tatlı bir patika ayrılıyor. Gelidonya Feneri’ne kadar döne döne çıkılan bir patika bu. Bitmek bilmiyor. Hava kararmak üzereyken Gelidonya Feneri’ne ulaşıyoruz. Likya Yolunda belki de en çok görmek istediğim yerlerden biri… Şimdi oradayım. Huzuru buldum. Hafif sert bir rüzgar. Olsun. Karşımızda adalar, deniz, yanı başımızda kızıllığa bürünerek batmakta olan güneş, ben ve Tükiye’nin en yüksekteki feneri…

Kuyudan şişelerimize su süzüyoruz. Biraz zaman alıyor. Akşama yemekte çorba var. SDC14782Çorbadan sonra çay, sonra kuruyemiş derken saat 11.00 oluyor. Çadırlarımıza çekilip rüzgarın uğultusunu, ıslık çalan kayaları ve çadırımıza tıpır tıpır düşerek, dışarıda yağmur yağıyor havası veren zeytin çiçeklerinin sesini dinleyerek koyu bir uykuya varıyoruz.

2. GÜN
Gelidonya’da sabah bir başka oluyormuş. Tan atarken beraber fotoğraf çekmek için uyandım. Gündoğusu kıpkızıldı. Sulu Ada bu kızıllığa gömülmüş uyuyordu. Benim mavi motosiklet, akşam bıraktığımız yerde öylece duruyor. Güzel bir karenin içinde neden olmasın Gelidonya motoru. Acaba onu kim çıkardı buraya ve kim terk edip gitti onu burada. Millet hala uyuyor çadırlarında. Bir hayli gün doğumu fotoğrafı çektim farklı enstantanelerde. Derken bir çadır fermuarı açıldı ve çadırlardan birinde kara bir kafa gözüktü. Ali’nin kafasıydı bu. Derken diğer ekip ahalisi de uyandı ve hızlı bir şekilde kahvaltı hazırlamaya koyulduk. Bugün yolumuz 16 km idi ve inişli çıkışlı sarp ve kayalık patikalardan ilerleyecektik. Öğlen sıcağında daha çok dinlenebilmek için erken yola çıkmak en akıllıcasıydı. Ama geciktik. Yolun daha ilk km’lerinde tüm giysilerimiz sırılsıklam olmuş hatta tüm giysilerimizden ter damlıyordu. Gelidonya Feneri’nden dikine kayalık bir patikadan tırmanıyoruz. Yukarılarda yol bir müddet düzleşiyor, sonra iniş, sonra düz, sonra tekrar iniş, yokuş, iniş, yokuş, 100_5045iniş… Sıcak berbat. Suyumuz iyice azaldı. Süleyman ve Ali koptular. Artık görünmüyorlar. Ayşegül ve ben dinlene dinlene yürüyoruz. Her dinlenmede su içiyoruz. Ama her molada “yudum sayımız” azalıyor. Ya suyumuz biterse… Bel – Gavurağılı parkurunda susuz kalışımız geliyor aklıma. Daha bir hesaplı kullanmaya başlıyoruz suyu. Güneş iyice yakmaya başladı. Her dakika gözlerimize giren terleri siliyoruz. Çenemizden, burnumuzun ucundan, şakaklarımızdan akıp gidiyor terler. Boğucu bir hava. Yol bir türlü bitmek bilmiyor. Acelemiz yok. Hava, 20.30’da kararıyor nasılsa deyip dinlenmeleri artırıyoruz. Gelidonya’dan çıktıktan sonra dimdik bir patikadan ilerliyorsunuz. Sonra zirveden aşağılara dimdik iniyorsunuz, sonra tekrar dimdik bir yamaca sarıyor patika… Çok zaman harcıyoruz bu patikalarda. Yolda sürekli birileriyle karşılaşıyoruz. İngiliz bir grup, önde giden arkadaşlarınızla yarım saat önce karşılaştık diyorlar. “Demek ki onlar bize bir saatlik mesafedeler.” Her karşılaştığımız grupla hoş 100_5040sohbetler ediyoruz. Nereden çıktıklarını soruyorum, Adrasan diyorlar. “Demek ki, Gelidonya ile Adrasan arasının ortası burası.” diye düşünüyoruz. Gözümüzde bir yılgınlık. Birbirimize bakıyoruz sadece… Deniz seviyesine yaklaşan yerlerde yüksek çam ağaçlarının koyu gölgelikleri arasında serinliyoruz, rahat bir nefes alıyoruz. Dik ve yüksek bir dağın dibinden yükselerek çıkıyoruz tekrar tepeye. Burada güneş tüm enerjimizi alıyor. Arkamızdan çıta gibi 72 yaşında bir Alman yürüyüşçü, üzerinde ne varsa çıkarmış sollayıp geçiyor bizi. Böyle böyle derken Ali ve Süleyman’ı yakalıyoruz. Matları sermişler bir çam ağacının gölgesinde uyuyorlar. Uyandırmadan birkaç kare fotoğraflarını çekiyorum. Uyanan arkadaşlarımızla öğle yemeği yiyoruz. Haritayı koyuyoruz önümüze, daha ne kadar kaldığına bakıyoruz yolun. Haritaya göre Sulu Ada’yı kıyaslayarak bakıyoruz. Adanın arkaya uzanan burnu doğudan azıcık görünmeye başlamış, demek ki yolun 4’te 3’ü bitmiş, diyerek seviniyoruz. 100_4997Bacaklarımıza can geliyor, o sırada rüzgar tatlı tatlı vuruyor yüzümüze, yakıcı gelmiyor nedense. Çantalarımızı sırtımıza vurup yokuş aşağı salınıyoruz. Burada toprağın rengi değişiyor. Bolca fotoğraf çekilerek ilerliyoruz. Artık keyfimiz yerinde, yolu azalttık çünkü. Manzara mükemmel. Ama hava boğucu sıcak. Tek şikayetimiz bu zaten. Değilse her şey mükemmel. Doğanın her hali güzel. Aşağılarda kırmızı topraklı bir yola giriyoruz. Yol yeni açılmış sanki. Ayaklarımızı her basışımızda “puf” diye toz kalkıyor. Aşağıda terk edilmiş barakalara rastlıyoruz. Adrasan’dan buraya kadarki parkurda ilk su burada var. Gürül gürül akan bir çeşme…

Kendi ter kokumuzdan şikayetçiyiz hepimiz. Adrasan’a inince bir otelde kalmaya karar veriyoruz. En azından duş alırız, akşam yemeğinde balık… Oh! İşte hayat bu. Fışkırarak akan bir çeşme var burada. Kafalarımızı ıslatıyoruz. Mataralarımızı 100_4992dolduruyoruz. Biraz dinleniyoruz. Sürekli birbirimizi geçip durduğumuz İngiliz çift burada tekrar arkadan yetişiyor bize. Onlara, “Birazdan tekrar görüşürüz nasılsa.” diyorum ayrılırken, gülüşüyoruz.

Bu yolda insan, insan olduğunu fark ediyor, dilin, dinin, rengin ne kadar boş olduğunu, asıl önemli olanın; doğa, insanlık, dostluk, sevgi olduğunu görüyoruz.

Adrasan’a inince ben direk denize iniyorum. İlk etapta Adrasan’ın cennet kadar güzel bir yer olduğunu anlayamıyorum. Deniz hararetimi alıyor. “Ne güzel yermiş yahu burası.” diyorum sonra. Bizim Alman ihtiyar, sahilde uzanmış uyuyor. “Ne zaman geldiyse?” Arkadaşlar, yeri ayarladıklarını el işaretiyle bildiriyorlar. Denizden çıkıp sulu halimle çantamı yüklenip otele doğru yürüyorum. Odalarımıza yerleşiyoruz. Serin ve uzun süren bir duştan sonra aşağıya iniyoruz. Adrasan’ı yarım saatte geziyoruz. Yarınki yürüyüş 100_4983yolumuzu kestirmeye çalışıyoruz. “Musa Dağı hangisi acaba?” “İşte şu.” diyorlar. Otele dönüyoruz. Masada çupralar hazır. Üç ayrı salata var masada. Dördümüz birden saldırıya geçiyoruz salatalara ve balığa, sonra herkes kendi odasına… Işık söner.

3. GÜN
Sabah herkesten önce kalkıp güneşin doğuşunu çekmek için sahile iniyorum. Çok hoş kareler yakalıyorum.

Sabah 07.30’da herkes kahvaltı masasında. Çantalar odalarda hazır. Kahvaltımızı Ön Otel’in deniz manzaralı havuz başında yapıyoruz. Odalara çıkıp eşyalarımızı alıp yola koyuluyoruz. Solumuz cennet Adrasan’ın otelleri, sağımız Akdeniz, istikamet Musa Dağı ve Adrasan Köyü’nün içi. Çantalarımıza adam başı 3’er litre su alıyoruz. 16 km boyunca su yok çünkü. Hava da sıcak. Bir amca, “Gelin gençler şu salatalıklardan alın.” 100_4908diyor. “Biraz fazla mı aldık ne? Kim taşıyacak bunları. Tek çare hepsini yemek.” Yiyoruz da… Adrasan Köyü çok şirin bir yer. Musa Dağı’nın eteklerine kurulu, neredeyse deniz seviyesinde. Çok şirin turistik bir çarşısı var. Görmeye değer. Mutlaka görülmeli. Meksikalı bir genç yürüyüşçü… Önce Türk zannediyoruz. Yol soruyoruz ona. Karşımızdan geliyor çünkü. Türkler Türkiye’de bir yabancıya, bu sefer bir “Amigo”ya –Meksikalıya- yol soruyor yine. Ben de Olimpos istikametinde gideceğim diyor. Arkamızdan yetişiyor az sonra. Büyükçe bir kayanın uzunca oyuğundan geçiyor Likya Yolu. Çok güzel bir yer. Buradan itibaren ne yol arkadaşımız Süleyman ve Ali’yi ne de Meksikalı Amigo’yu görüyoruz. Öden kopuyorlar yine. Sürekli dikine çıkıyoruz. Neyse ki, ağaçlar oldukça sık. Güneş fazla ulaşamıyor bedenimize. 800 küsür metreye kadar çıkıyoruz sıfırdan. Güneş bulutlara bir giriyor bir çıkıyor. Günlerdir doğa harikası yerlerde yürüyoruz. Zaman zaman başımı kaldırıp kendimi uyarıyorum: “Etrafına baksana, şu anda bulunduğun doğanın tadını çıkarsana.” diyorum kendime. Güneş buluta bir giriyor bir çıkıyor derken iyice buluta gömüldü. Mükemmel bir hava. Kendimizi çok şanslı hissediyoruz. Bu mevsimde bu serinlik… Hele dünkü sıcaktan sonra…. Ha bire su içiyoruz. Suya doyamıyoruz. Suyumuzun bitme korkusu başladı yine. Önümüzden bazı yürüyüşler geldi. Yokuş sırt çantalarıyla insanı gerçekten yoruyor. Epeyce yol aldık Musa Dağı’nın en yükseğine ulaşmadan yemek molası verelim dedik ve verdik. Ayşegül matı serdi ve yatmaya koyuldu ben bu 100_5077arada taşlarla çevirerek küçük bir ateş yaktım ve makarna yapmaya koyuldum. Makarna olmak üzereyken İstanbul’dan gelen bir grup yanımızdan geçti. Makarnamızda gözleri kaldı. Selamlaştık küçükten bir sohbet ettik. Makarna olunca Ayşegül’ü uyandırdım. Tencereden makarnayı sonuna kadar yedik. Ateşimizi dikkatlice söndürdüm: Türk usulü. Yolda yine İngiliz bir grup geldi önümüze. Selamlaştık. Konuştuk. Yola tekrar koyulduk. Zirveye çıkınca bizim molada yanımızdan geçen İstanbullu ekip orada mola vermişti. Büyükçe bir ateş yakmışlar. “Kuzu mu çevireceksiniz.” dedim. Gülüştük. Burası çok güzel bir nokta. Sabahtan beri tırmanışımızın ödülü bu manzara: Aşağılarda boylu boyunca bir vadi, karşımızda sıralanmış dağlar ve insan boyunda otların içinden ilerlediğimiz toprak yol… Her şey harika.

100_5101İstanbulluların suyu azalmış ve birkaç kişiyi su bulmaya göndermişler; ama onlar da elleri boş bir şekilde geri dönüyorlardı. Biz vakit kaybetmeden yolumuza döndük. Önümüze yine bazı ekipler geldi. Hoşbeş ettikten sonra en zirveye tırmandık. Buradan itibaren, Olimpos’a kadar sürekli inecektik. Bazen yamaçlardan yan yan bazen de sımsık sandal ormanlarının insanı korkutan görüntüsünde ve sıklığında ilerliyorduk. Hep yokuş aşağı, hep… Arada bir yağmur çiseliyordu. İnsana öyle bir kuvvet veriyor ki yağmur, hele bu sıcakta… 5-10 yıl önce yangın felaketi görmüş bir ağaç mezarlığının içindeki otsu bitkilerin ve çiçek bahçelerinin içinden geçiyoruz. Çiçeklerin boyu insan kadar, bazıları daha da uzun. O çiçeklerin içinde sırıtan yangın artığı kuru ağaçlar hayaletler gibi. Bazı kütükler yola devrilmiş ve bazen kütüğün altından bazen de üstünden geçiyoruz. Sırt çantalarımızla bu iş, çok meşakkatli oluyor doğrusu. Aşağılara indikçe orman sıklaşıyor. Güneş ışığı yere neredeyse hiç ulaşmıyor. Birden akşam oldu sanki. Sandal ağaçlarını bazen korkunç yaratıklara benzetiyoruz, içimiz ürperiyor.

SDC14855Bu patika nasıl açılmış, diye düşünmeden edemiyorum. Sandal ağaçları, üzerimize eğilmiş bir gelin takı gibi. Aralarından neredeyse zor geçiyoruz. Bu manzaralar ve doğanın değişik halleri görülmeye binlerce kez değer; ama ilk kez görüldüğü anın tadını verir mi bilinmez. Aşağılara inince sandal ağaçları yerini yüksek çam ağaçlarına bırakıyor. Rus bir çiftle karşılaşıyoruz. Adrasan istikametinde gidiyorlar. “Olimpos’a ne kadar zaman sonra varırız?” diye soruyorum. “En fazla yarım saat.” diyor Rus doğasever. Seviniyoruz. Çünkü Adrasan’dan Musa Dağı’nın zirvesine çıkana kadar, epeyce yorulduk. Koyuveriyoruz kendimizi yokuş aşağı patikadan. Olimpos vadisi ve ırmağı çok yukarılardan gülümsüyor bize, “Hoş geldiniz.” diyor. “Daha gelemedik.” diyoruz ve daha bir hızlanıyoruz Olimpos’a kavuşmak için.

Olimpos Irmağı.

SDC14823Ali ve Süleyman’la Olimpos antik kenti girişinde buluşup yukarıya doğru çıkıyoruz ve Ada Kamping’e göçü atıyoruz. Duşumuzu alıp, çadırımıza giriyoruz. “Oh be! Dünya varmış.” Çadırımıza biraz uzandıktan sonra, akşam yemeği için kamp merkezine gidiyoruz. Ada Kamping, Olimpos’taki kamp kurabileceğiniz tek kamp yeri. Hizmette kusuru olmayan güzel bir yer. O akşam Ada Kamping’teki Süleyman Demirel Üniversitesi öğrencilerinin kamp ateşi başındaki gitar seranatlarına dinlemek isteyen kulaklarımıza, yorgun gözlerimiz ancak saat 01.00’a kadar izin verdi.

4. GÜN
Sabah 08.00 gibi kalkıp, kahvaltımızı yaptıktan sonra kamp yerimizden denize doğru yürümeye başladık. Harabelerin arasından Roma Hamamını, tiyatroyu ve diğer kalıntıları gezerek sahile çıktık. Olimpos şehri bir korsan kenti. Hikayesi çok orijinal. 100_5073İnternetten bu hikayeye ulaşabilirsiniz. Olimpos antik kentinde binlerce yıllık yaşantılar gözümüzün önüne geldi. Hele Roma Hamamı, o kadar canlıydı ki gözümüzde… Aramızda konuşarak da hayalimizdeki o hamam sahnesini canlandırdık: “Köleler, efendilerine masaj ve kese yapıyorlar ve efendiler kendi aralarında konuşuyorlar, köleler sessiz…” Olimpos çayından botlarımızı çıkararak geçiyoruz. Sahil, havalar iyice ısınmamasına rağmen insan dolu. Bize tuhaf gözlerle bakanlar var. “Galiba Likya Yolu’ndan haberi olmayanlar bunlar.” diye düşünüyoruz.

Sahilden ayrılıp Çıralı’ya dönen yolda oturup taze sıkılmış portakal sularımızı içtikten yarım saat sonra Çıralı’dayız. Çıralı’dan Khimera(Yanartaş)’a doğru yürüyoruz. Yolumuzun bu kısmı asfalt. Likya Yolu’nun en kötü parkurları bu asfalt parkurlar. Neyse ki, çabuk bitiyor ve tozlu bir toprak yola giriyoruz. 1 saatlik yürüyüşten sonra Yanartaş 100_5128Milli Parkı’nın giriş turnikelerinden ücretimizi ödeyip giriyoruz. (Bence burada ücret ödemek saçmalık. Yürüyüşçüler bu turnikenin 20 mt. ilerisinden veya gerisinden rahatça giriş yapabilir. Maalesef, ülkemizde bu tip ayıplar hala var.) Yarım saat kadar sürüyor turnikeden Yanartaş’a varmak. Burasının da güzel bir efsanesi var. Meraklısı internetten okuyabilir. Yerden çıkan ateşlerle deney yapıyorum. Üfleyince sönüyor, çakmağı çakınca tekrar yanıyor. Ama gaz yerin altından oldukça gürültü çıkararak çıkıyor.

Fazla oyalanmadan Ulupınar istikametinde ilerliyoruz. Bitişi Ulupınar’da balık yiyerek yapacağız. Planımız bu. Bu parkurda oldukça fazla yürüyüşçü var. Göynükten çıkıp 6 günde buraya ulaşan Ukraynalı genç bir çiftle konuşuyoruz uzunca, dinlenme molasında. “Bir saatlik yolunuz var.” diyor. Ulupınar’da bizi bekleyen arkadaşlarımız ha bire arıyorlar. Acele ediyoruz dostları bekletmemek için. Yanartaş’tan dağın zirvesine 100_5103çıkmak bir buçuk saat kadar sürüyor. Sonra çok düzgün bir patikadan aşağı doğru salınıyorsunuz. Frenleri burada boşa alın. Aşağılardan suyun çağıltıları yükseliyor. “İnince duş mu alsam derede?” Yarım saatte dereye iniyoruz. Toprak bir yol, patika, tekrar toprak yol derken, Ulupınar’a saat 15.30 civarında ulaşıyoruz. Burada Şelale Restaurant’a oturuyoruz. Oturduğumuza pişman oluyoruz. Salataya yağ istiyoruz dört kere, gelmiyor; çay istiyoruz, gelmiyor; fanta istiyoruz, yemek bittikten sonra kola geliyor. Ama “Hesap!” deyince koşarak getiriyorlar. Hem de ne hesap! Bitişi iyi yapamadık, canımız sağolsun diyoruz. Süleyman: “Sanki ilk yediğin kazık mı Süleyman bu ülkede?” diyor kendi kendine, gülüşüyoruz. Siz siz olun Kemer istikametinden Kumluca istikametine giderken sol koldaki, yol üzerindeki balık lokantasında yiyin balığınızı. Çünkü Şelale Restaurant’ta salata 10 TL iken bahsettiğim yerde 2 TL. Balığın fiyatını da siz düşünün artık. Burada Likya Yolu’nun Beycik tabelasını görüyoruz. Artık yolumuz Tahtalı’ya buradan uzanacak. Seneye, Ekim ayında… Yazı atlatmak lazım…

____________________
Mehmet Gültekin tarafından yazıldı.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *