Lukka (Likya) Yolu Kaş – Andriake Parkuru Yürüyüşü

543674_10150944077346306_812218529_n - Kopya
1. GÜN:
21 Nisan sabahı, saat 08.00’da Kaştan 3. Lukka Yolu yolcuları olarak hareket ettik. Sırt çantalarımız bir hayli ağırdı. Yiyeceklerimiz, çadırımız, tulumumuz, giyeceklerimiz, malzemelerimiz, her şeyimizi sırtımızda taşıyacaktık tam dört gün. Kaş’tan doğu istikametinde yürümeye başladık. Henüz çok erken olduğu için Kaş’ta henüz her yer kapalı.

Yolumuz çok özel yerlerden geçecek, bunu biliyoruz. Özellikle Kekova bölgesi ülkemizin ve dünyanın tüm özgün yanları ve sahip olduğu biyolojik zenginlikle en iyi korunmuş kıyılarından biri. Burası ülkemizde betonlaşmanın en az olduğu bölge. “Umarım, turizm canavarı burayı hiçbir zaman yağmalayamaz.”

Yol boyu sağımız deniz, solumuz güzel beyaz evler ve oteller ilerliyoruz. Bir köpek 548524_10150768191616306_43347630_n126370beliriyor yanımızda. Daha önceki tecrübelerimizden de hareketle, köpeklerin geri dönmesi için çabalıyoruz. Ama dönmüyorlar. Limanağzı’na doğru çok az asfalt, daha sonra traktör yolu ve en sonunda bir patikadan devam ediyoruz. Yer yer Kaş’ı karşıdan gören manzaralar eşliğinde yürüyoruz. Çalılıklar geçit vermiyor bazen. Kahvaltı molası için manzarası bol bir yer arıyoruz. Bir İsviçreli yürüyüşçü ile karşılaşıyoruz. Ayaküstü küçük bir sohbet… Devam ediyoruz. Kayalıklardan dikine inilen bir yerde Amerikalı kadın bir yürüyüşçü ile karşılaşıyoruz. “Purple House var 25 km ileride. Orada mutlaka konaklayın.” diyor. Daha sonra anlatacağım Purple House’ın (Mor Ev) Sıçak Koyu’nun, Aperlai’nin ve aramızdan iki yıl önce ayrılan sevgili Sitare Ağaoğlu’nun hikayesine bir giriş niteliğindeydi bu konuşma. Sohbet bir anda koyulaştı. 10 dakika falan geçmiş. Limanağzı koyunun yukarıdan görünüşü harika. Aşağıya inmeye başlıyoruz. Burada üç farklı güzellik bizleri bekliyormuş. İlki, iplere tutunarak geçtiğimiz yer, diğeri Hıdırellez Mağarası ve Seveda kaya mezarları. Üçü bir arada. Bir de Limanağzı’nın muhteşem güzelliğini eklersek dört ediyor.

292627_10150768246936306_576820722_n126363Limanağzı’na göçü atıyoruz. Kahvaltı molası. Az ilerimizde bir çadır var. Gece orada konaklamışlar belli ki. Onlar da kahvaltı yapıyor. Onlar bizden önce toparlanıyor ve yola koyuluyor. Beş dakika sonra biz de koydan ayrılıp, bizden öncekilerle aynı istikamette yürüyoruz. Ağaca bir şal takılmış. Önümüzden gidenlerin olmalı. Çok geçmeden arkalarından yetişiyoruz, şallarını veriyoruz. Koyu bir sohbet başlıyor. İstanbul’dan gelen üniversite öğrencileri Leman, Bade ve Semih ile sanki yıllardır tanışıyormuşuz da burada karşılaşmışız gibi, hiç yadsımıyoruz birbirimizi. Beraber yürümeye başlıyoruz. “Buradan Üçağız’a kadar su yok.” diyorlar. “Eyvah!” diyoruz. Hiç akıl edemedik. Yanımızda birer litre su, ya var ya da yok. Üçağız iki buçuk günlük mesafede. “Dur bakalım, paniklemeyelim.” diyoruz; ama Onur’la göz göze geliyoruz. Suyu daha az kullanmaya özen gösteriyoruz. Fakdere mevkiine geliyoruz üç buçuk saatlik yürüyüşle. Orada öğle yemeği molası veriyoruz. Yumurtalı kavurma yapıyoruz. Denize ilk kez 149723_10150768247971306_1524269642_n126361giriyoruz. Tarih 21 Nisan. Güneşleniyoruz ve yeni yol arkadaşlarımız çok yorgun olduklarından Boğazcık’a kadar otostopla gelip, oradan yürümeye devam etmek istediklerini söylüyorlar. İki saatlik uzun bir moladan sonra Onur’la birlikte tekrar yola koyuluyoruz. Az ilerideki bekçi evinden su istiyoruz. Bu bizi rahatlatıyor. Toprak bir araba yolundan tepeye kadar çıkıyoruz. Tepede, denizi tekrar gören yerde rotamız, stabilize yoldan çıkarak taşlık bir patikaya giriyor. Denize kadar iki kilometrelik, döne döne inilen bir parkurdan iniyoruz. Çok zaman alıyor burası. Yol, bazı yerlerde inanılmaz kötüleşiyor. Çantalarımız çalılara takılıyor. Kayalıklarda ayağının takılıp, o ağır çanta ile düşmeniz an meselesi. Dikkatlice yürüyoruz. Yolumuz denize çıkıyor. Şaşırıyoruz. Bir “U” dönüşü yaparak tekrar dikiliyoruz yokuş yukarı. Aynı toprak yola çıkıyor Lukka Yolu. Canımız sıkılıyor, keşke toprak yoldan hiç ayrılmasaymışız diyoruz.“Yol bitti mi, nedir?” Suyumuz bitmek üzere. Saat 17.00’yi geçti. Ayaklarımızın altı iyice acımaya başladı. Ayaklarımız su toplarsa yanarız. Devam ediyoruz. Birkaç kamp bölgesini geçiyoruz içimiz acıyarak. Kamp atamıyoruz; çünkü suyumuz yok. Boğazcık Köyü’ne en az beş km var daha ve patikalar çok yılankavi, yol bir türlü bitmiyor. Saatte bir buçuk, iki km yol yapıyoruz en fazla.

530040_10150768234561306_1113049905_n126366“Hadi bu gece susuz idare ettik diyelim, yarın da bulamazsak biteriz.” diyerek yürüyoruz.

Yolun denizden ayrılıp yamaca tırmandığı bir noktada tavanı yarım daire şeklinde çok eski bir yapı… Kuyuya benziyor. Suyu kontrol ediyoruz. Su bulanık ama kurtlanmamış. Seviniyoruz. Hava karardı kararacak. Oraya kampımızı atıyoruz. Fena yorgunuz. Ateşte bir şeyler pişirip karnımızı doyuruyoruz. Muhabbet edecek durumumuz yok. Gözler kapanıyor. Havanın kararmasıyla birlikte çadırlarımıza çekiliyoruz. Aşağıdan denizin sesi geliyor. Ninni niyetine dinliyorum. Gece ara ara yukarılardan kurt ulumaları geliyor kulağıma. Onları dinlemek çok zevkli. O gece çok uzun bir uykuya varıyoruz sıcacık tulumlarımızın içinde…

2.GÜN:
Uyandık. Etraftan topladığımız ada çayları ile kahvaltımızı yaptık. Hazırlandık falan derken saat 10.00’u bulmuş. Biraz yavaş davrandık. Bir km kadar yokuş bir patikadan tırmandıktan sonra çoban barakaları ile karşılaşıyoruz. Sularımız bitmişti. Etrafa sesleniyoruz ama ortalıklarda kimsecikler yok. Büyük bir varil ve önünde hayvanların su içmesi için bir tekne var. Vanayı çeviriyoruz buz gibi su akıyor.

149719_10150768149191306_329489505_n126360Şişelerimizi doldurduk. En az birer litre su içtik, vücudun su ihtiyacını karşılamak için ve suyumuzu mümkün olduğunca geç kullanmak için. Çoban köpeklerinin uzaktan havlamaları eşliğinde devam ediyoruz yolumuza. Az yukarıda toprak bir yola kavuşuyoruz. “Bizi bu su, hiç takviye yapmasak bile Üçağız’a atar.” diyerek devam ediyoruz. Yukarıda yine İsviçreli bir grup ve Türk rehberleri ile karşılaşıyoruz. Ayaküstü sohbet ediyoruz onlarla. Çantaları küçük, demek ki günübirlikçiler. Burada Lukka Yolu, stabilize yoldan bir patikaya ayrılıyor. Yine kayaların içine sarıyor patika. İşaretler karmakarışık. İstikamete paralel değil işaretler. Yol zaten yok. Kayalardan keçiler gibi hoplaya zıplaya yukarıya doğru çıktık. Bir kuyuda dinlenme molası verdik.

Boğazcık köyünden bir göçer abimiz yanımıza gelerek, hal hatır sordu, bizi mutlu etti. Küçük kızı geldi daha sonra yanımıza. “Merhaba” dedi. Çikilotalarımızı paylaştık onlarla. Vedalaşıp devam ettik. Toprak, gayet düzgün bir yoldan tempoyu artırarak yürüdük. Boğazcık köyünün girişindeki evin bahçesinden su takviyesi yaptık. Önceki gün denize girmiştik. Tuzumuzla bir gündür duruyoruz. Evin girişinde, hortumla kafamızı yıkadık, duş aldık. Bahçedeki marullara ve maydonozlara dayanamadık. Yola koyulduk. Az ileride asfalt yoldan çıkarak, Lukka Yolu tabelasından sağa döndük. Toprak bir traktör yolundan epeyce ilerledik.
Bu bölgede, Boğazcık’a 2 km kala ve Aperlai’den 2 km sonrasına kadar patikalar çok güzel. Çünkü bu yollar, antik kentleri birbirine bağlayan gerçek yollar.

Hava çok sıcak. Güneş yakıyor. Bu bölgede her yerde kuyu var. Apollonia kentine ulaşıyoruz. Apollonia’nın eteklerinde, asfalt yola kavuşmadan öğle yemeği molası veriyoruz. Çöplerimizi yakıp yola devam ediyoruz. Asfalt yoldan iki yüz metre kadar ilerledikten sonra üst yanımızda ulu bir meşe ağacının altında keçilerini kuyudan çektiği su ile sulayan bir çoban görüyoruz. Selam veriyoruz. Buradan yol, sağa traktör yoluna giriyor. Kötü bir Aperlai tabelası var burada. Az sonra yol patikaya dönüşüyor. Her yer kuyu. Suları hep bulanık ama. Bir aya kalmaz bu sular kurtlanır, deyip denize doğru alçalmaya başlıyoruz. Hızımız gayet iyi. Ama bu bölgede patikadaki kayalar artıyor. Terk edilmiş Rum evlerinin olduğu düzlük bölgeye geliyoruz. Evlerin ortasında bir kuyu… Az ileride patlatılmış Lukka kaya mezarlarının arasından ilerliyoruz. Burnumuzun kemikleri sızlıyor bu tarih yağmacılığından dolayı.

3. Lukka Yolu yürüyüşümüzün en güzel ve en görkemli yapılarından biri ile karşılaşıyoruz: Aperlai. Şehrin surları hala dimdik ayakta. Nekroplü muhteşem. Kaya mezarları arasından görünen Sıçak yarımadasının koyu ve birkaç taş evin oluşturduğu manzara inanılmaz. Tarih, doğa, deniz ve ben… Daha ne isterim? Ne isterim söyleyeyim: Sitare Ağaoğlu ile tanışmak… O da kim mi? Yapmayın! Kocaman şehirlerden kaçarak elektriği, yolu olmayan Sıçak Koyu’na gelip burada bir çoban evi satın alarak, onaran ve ömrünün sonuna kadar burada yaşayıp burada ölen birisi Sitare. Onunla oturup sohbet etmeyi çok isterdim.

Sitare Ağaoğlu, ülkemizin tanınmış ailelerinden biridir. Babası bakanlık etmiş, Karabağ kökenli bir ailedendir. Atatürk’le birlikte çok işler yapmış, Ziya Gökalplerle, Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yurdakul gibi Türkçü isimlerin içinde yer almış, Atatürk’ün emri ile 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurmuş Ahmet Ağaoğlu’nun torunudur. Ressamdır. Doğa sever, hayvanlarla çok iyi anlaşır. Bir gün, insansızlığı özler ve günün birinde, “Artık benden bu kadar.” der büyük büyük şehirlere. O şaşalı hayat geride, engin denizler önündedir artık. Doğayı, denizi, doyuncaya kadar yaşamış birisidir Sitare. İki yıl önce sessiz sedasız aramızdan ayrılmış Sitare. Onunla tanışamadığım için o kadar üzgünüm ki.

Sitare Ağaoğlu, bu ülkenin başına gelmiş olan nadir güzel şeylerden biridir işte bu yüzden. Onu, ölümünden sonra tanımış olmak canımı acıttı; ama değil mi ki o en büyük sanatçılar, Osman Hamdiler, Orhan Veliler, Hemingwayler ve daha niceleri son nefeslerini verirken aslında bilmezler, ölümün “sonsuzlukta” alınan ilk nefes olduğunu.

Sitare hanım için özetle diyebiliriz ki; resimleri, hayatı algılayış şekli, anarşist tavrı, doğaya olan tutkusu, Aperlai’si, çok sevdiği hayvanları… ile hatırlanacak bir sonsuzluk anıtıdır.

Belki günün birinde ben de alır başımı Aperlai’ye giderim. …ve belki orada senin güzel hayvanlarınla, “küçük cinlerinle” karşılaşırım ve “Size Sitare’nin selamı var.” derim.

GÖNÜLLÜ SÜRGÜN

Aperlai’nin benim için ayrı bir önemi var. Yaşamının büyük bir bölümünü burada satın alarak onardığı bir çoban evinde geçiren ancak iki yıl önce aramızdan ayrılan sevgili dostum Sitare Ağaoğlu’nun anıları antik kentin her taşına, ağacına sinmiş gibi. İşte koyun bittiği yerdeki o küçük evlerden üçü Sitare’nın bir ömür sığdırdığı yaşam alanlarıydı. Bir nevi “dervişhane” gibiydi bu evler. “Buraya boğazda bir yalı parası harcadım.” derdi Sitare. Son yıllarda burada yalnız yaşıyordu. Kendisinin kullandığı fiberglas bir tekneyle ihtiyaçlarını Kaş ya da Üçağız’dan sağlıyordu. Yaptığı resimlerdeki küçük ve belli belirsiz figürleri sorduğumda, “Onlar, taşların içindeki küçük cinlerim benim.” Yanıtını vermişti. Aperlai çevresindeki taşların, ağaçların, bitkilerin ve her canlının bir bütün olduğuna inanan, insanın kendi varlığını bütün bunların üstünde görmesine öfkelenen biriydi Sitare. Aperlai, O’nun dalgalı gençlik yıllarının ardından demir attığı son sığınağı gibiydi. Tercih edilmiş bir yalnızlığın zorunlu ikametgahı. Bir “gönüllü sürgün” yeri. Hafif rüzgarlarda, bir bayrak dalgalanmasını andıran seslerle ıssızlığı bozan koydan, bazen bir portakal kasası, bazen bir ayakkabı bazen de Yunan adalarından atılmış bit ambalajı getirdi deniz. Bir keresinde için Arap harfleriyle yazılmış yüz yıllık mektup bulunan bir potkal geldiğini anlatmıştı. (Temmuz 2012 – Atlas dergisinden alıntı)

(Bu potkalla ve diğer denizden gelen malzemelerle ilgili olarak: Bu potkalın, Osmanlı döneminde denize bırakılmış olabileceği muhtemeldir, demişti Sitare. Bir gün pilot koltuğuyla birlikte bir ceset getirir deniz bu sefer. Cesedi koyda Sitare bulur. Anlaşılır ki, açıklarda düşen bir helikopterin pilotudur bu ceset.)

Şu anda, tüm bu hikâyeler kafamda, Sitare’nin silueti hayalimde, oturduğu taş ev tam da karşımızda. Yanı başımızda Aperlai. Sitare’nin fiberglas küçük teknesi hala aşağıda iskeleye bağlanmış halde sahibini beklemekte, O’nun bir daha gelmeyeceğini bilmeyerek. Biri evinin ahşap panjurlarını kapatmış. O, giderken bu kayaları, bu bitkileri, “küçük cinlerini”, Aperlai’yi yalnız ve öksüz bırakıp gitmiştir. Gittiği yerden, şimdi bırakıp gittiği ıssızlıkta yürüyen bu iki yolcuyu görür mü acaba. Güneşli Sıçak Koyu’nun denizden yansıyan ışıkları evinin taş duvarlarını yalamakta. Sanki, Sitare’nin kapısını çalmakta. Duygularımız diz boyu. Lukka Yolu’nun en güzel yeri. En anlamlı, en gösterişli, en canlı, denize yakın en sessiz, en ıssız yeri. Duygularımız, doğa coşkumuz, içimizin acıması geçecek gibi değil. Onur, işaretle, hadi, diyor. Çantalarımızı vurup sırtımıza yavaş yavaş Sitare’nin evine doğru ilerliyoruz. Evin arka tarafından yürüyoruz. Burada “The Purple House”, bizi bekliyor.

Şimdi bu koyda Rıza Cüce, eşi Feyza Cüce ve oğulları Ada Cüce (2015’te 5 yaşında) yaşamaktadır. Rıza Cüce, aldığı ani bir kararla işini gücünü bırakır ve buraya yerleşir. Eskiden kalma kuyuya ek olarak bir kuyu daha kazar Rıza, yağmur sularını biriktirmek için. Etrafa doğal malzemelerle masalar, sandalyeler yapar, bungalovlar kurar ve dededen kalma bir evi onararak Sitare’nin yadigârlarına komşuluk eder. Kullandığı malzemeler tıpkı Sitare’nin anlattığı gibi, denizin getirdiği kütükler, ahşaplar…

Rıza, Lukka Yolu yolcularına burada kamp, otel ve yiyecek içecek hizmeti vermektedir. Bir gün yolunuz buraya düşerse ki düşşün, Rıza’nın kurduğu The Purple House da mutlaka bir gece kalın buna bir de gündüz ekleyin.

Rıza buraya elektrik ve yol yapılmasını istememektedir. Bunu biz de hiç istemiyoruz. Hele turizm canavarının bu doğa ve tarih cennetine uğramasını hiç mi hiç istemiyoruz. Tüm ihtiyaçlarını Üçağız ve Kaş’tan gidermektedir Cüce ailesi. Üçağız istikametinde yarım saatlik ATV motoru ile daha sonra da tekne ile ulaşmaktadır.

O sırada telefonum çalıyor. Bir gün önce Fakdere Koyu’nda ayrıldığımız arkadaşlarımızdan Leman arıyor. Üçağız’dalarmış. “Akşama ancak orada olabileceğiz.” diyoruz. “Tamam gelince arayın.” diyorlar.

Aperlai’den zor ayrılıyoruz. Adım atacak mecal yok dizlerimizde. Purple House’dan ve Rıza’dan vedalaşarak ayrılıyoruz.

Buradan itibaren yol, uzun müddet kırmızı topraklı bir düzlükten ilerliyor. Burada tempomuzu artırdık. İleride yol tekrar kayalık patikalara ulaştı. Koyların tepelerine çıkarak, oradan sahile inerek bazen koyun burunlarından dolanarak ilerledik ve akşam saatlerinde Üçağız’a ulaştık. Arkadaşlarımızı aradık, Kaleköy’e geçtiklerini ve oraya kamp kurduklarını söylediler. Önce bir balık lokantasına gidip karnımızı doyurduk ve bir pansiyona attık kendimizi. Sıcak duş çok iyi geldi.

O sırada saatlerimiz 23.00’ü gösteriyordu. Telefonum çaldı, arayan Bade’ydi. Çadırımızın etrafında birileri geziyor, çok korktuk, gelin bizi alın, dediler. Hassan Restoran’ın sahibi Hasan abimiz bize bir araba buldu ve Memet abimizle birlikte Kaleköy’e giderek arkadaşlarımızı aldık ve kaldığımız pansiyona yerleştirdik. O gece saat 02.00’ye kadar sohbet ettik ve o saatte herkes odasına çekildi.

3.GÜN:
Sabah 07.30’da kalktım ve bahçeye indim. Yenidünyaların tam zamanıydı. Bir kucak dolusu topladım ve çantama doldurdum. Derken birer ikişer, ekip uyanmaya başladı. Balkonda güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra tekrar yola koyulduk. 23 Nisan’dı. Üçağız Köyü’nün çocukları şarkılar eşliğinde köyün limanına doğru yürüyorlardı. Neşeli bir gündü. Kaleköy istikametinde ilerlemeye koyulduk. Bir saat kadar yürüdükten sonra Kaleköy’e (Simena-Kekova-Batıkkent) ulaştık.

Kekova, Üçağız ve Kaleköy’ün karşısındaki 5 kilometrekarelik insan yaşamayan bir ada. Bu adadan dolayı bu bölge Kekova adıyla anılıyor. Her gün yüzlerce turist yatlarla buraya gelmektedirler. Kaleköy’e karayolu yok.

Kaleköy iyi korunmuş; tarih, doğa ve denizin birleştiği muhteşem bir yer. Türkiye’nin belki de en güzel iki köyünden biri Kaleköy; diğeri de hiç şüphesiz Üçağız. Yan yanalar zaten.

Kaleköy’e doğru kopuk bir şekilde toprak bir yoldan çıkıyoruz. Kırk beş dakikalık bir yürümeyle Simena’ya ulaşıyoruz. Şehrin arkadan girişi, taş döşeli çok eski yollardan tırmanılarak geçilen bir yer. Aşağısına gemi barınağı yapılmış. Bir geminin gölgesine çantalarımızı bırakıp batonlarımızla Kaleköy’e tırmanıyoruz. Manzara mükemmel. Yol antik kentin nekropolünden geçiyor. Tepeye çıkınca onlarca Lukka kaya mezarı arasından denizin turkuaz rengi görünüyor. Manzaraya diyecek tek kelime yok.

Kalenin dibinde ilköğretim okulu çocuklarının 23 Nisan kutlamasını izliyoruz. Köyün içerlerine dalıyoruz. En aşağılarda dayanamayıp denize giriyorum tek başıma. Geriye dönüşte bahçelerden limon topluyoruz. Yenidünyalardan aşırıyoruz. Hele az yukarıdaki karadutları görünce önce ben ve Semih sonra Onur, Bade ve Leman da katılıyor dut hırsızlığına. “Of, fena lezzetli.” Bahçenin sahibine yakalanmadan uzaklaşıyoruz Allah’tan. Hızlıca geldiğimiz yoldan geriye dönüyor ve geminin gölgesine bıraktığımız çantalarımızı sırtlanıp yola koyuluyoruz Andriake’ye doğru.

Yol 3 km kadar düzlükler içinde, kırmızı topraklı patikadan devam ediyor. Sağımızda Cenevizlilerden kalma bir kale. Peşimizde bir köpek. Lukka Yolu’nun vazgeçilmezidir bu “peşimize takılıp, günlerce bizimle yürüyen köpekler”. Ayrılmak bilmiyor. Hızımız gayet iyi. Neredeyse koşturuyoruz. Sıcak fena… Ter içindeyiz. Tempomuzu düzlük bulduğumuz yerlerde artırarak, kayalık patikalarda düşürerek ilerliyoruz. Arada bir Bade’nin ayak burkulmaları da olmasa hızımıza diyecek yok.

Sularımız bitmeden ve akşama kalmadan Andriake’ye varırız diye hesap ediyoruz.

Pırıl pırıl koyların Lukka Yolu ile buluştuğu yerlerden geçiyoruz. Gözümüz doğanın güzelliğine takılı kalıyor. Deniz ne kadar berrak. Yakınlarda ne bir yerleşim yeri var ne de turistik bir tesis. Türkiye’nin en güzel koylarından biri olan Kapaklı Koyu’na ulaşıyoruz.

Koyun orta yerinde bir adacık. Adacıkta ağaçlar büyümüş, çimenler yeşermiş. Koyun diğer adı Burç Koyu. Kaleköy’den çıkışımızda karşılaştığımız Zirve Dağcılığın Ankara grubu ile tekrar karşılaşıyoruz burada. Öğle yemeği molasını biraz uzun tutuyoruz. Köpeğimize bir yenisi daha katıldı burada. Bir ağacın gölgesine tünediler ve orada uykuya daldılar. Yemeğimizi yiyip biraz da denizde serinledikten sonra yola devam ettik. Kapaklı Köyüne doğru çıkan kayalık patikalarda Leman, Semih ve ben önden Onur ve Bade arkalardan ilerliyor. Suyumuz iyice azaldı.

Kapaklı Köyü’nün karşısından geçiyor Lukka yolu. Kapaklı’nın sera görüntüleri canımızı sıkıyor. Orada Andriake Kamping’in reklam panosuna bakıyoruz. Akşam burada konaklayabiliriz diye içimizden geçiriyoruz. Uzun bir dinlenmeden sonra Onur ve Bade bize yetişiyor. Bade, ayağını burkmuş ve düşmüş. Ayak bileklerinde yer yer morluklar… Moralimiz bozuluyor. Fazla devam edemeyecek gibi görünüyoruz. Denizden uzaklaştığımız noktalar… İnişli çıkışlı kayalık parkur dimdik bir patikaya denk geliyor ve Çakıl plajına kadar yarım saatlik bir iniş rotasını takip ediyoruz.

…ve Çakıl Plajı.

Herkes bitkin. Denizden çok az geride bir su birikintisi var. Köpeğimiz oradan su içiyor. Demek ki tatlı su. Ama rengi, iyi demlenmiş bir çaya benziyor. İçsek mi… Burada kamp mı kursak… Bu sudan içebilirsek burada kamp kurabiliriz… Kafamızda türlü düşünceler. “Andriake’ye son 3 km. Yürüyebiliriz,” diyorum. Beni destekleyen tek bir cümle edilmiyor. Bir saat kadar bekliyoruz plajda. Köpeğimiz de bizimle birlikte…

“İmkansız, artık bir adım dahi atamayız.” Bu cümle çok kararlı. Bir çözüm üretiyoruz. Kapaklı köyünde gördüğümüz tabeladaki Andriake Kamping’in telefon numarasını Bade aklında tutmuş. Arıyoruz. Bize bir balıkçı teknesi gönderiyorlar. Tekne sahibi sadece mazot parasını alıyor bizden. Hayret ediyoruz. Demek ki buralarda daha insanlık ölmemiş. O gün kamp alanında hoş muhabbetler oluyor. Kamp ateşimiz bile yanıyor. Ateşe patates gömüyoruz. Sıcak su ile duşumuzu alıyoruz. Muhabbet keyifli ama göz kapakları daha fazla uyanık kalmaya izin vermiyor. Birer ikişer çadırlarımıza çekiliyoruz.

4. GÜN:
Sabah mı olmuş ne. Güneşle birlikte uyanıyorum. Serinlikte Andriake limanını ve plajını geziyorum. Döndüğümde herkes uyanmış, neredesin sen diyorlar. Güzel bir kahvaltıdan sonra Andriake kalıntılarının olduğu yere gidiyoruz. Güzel korunmuş binlerce yıllık bir ticaret merkezi. İlk kez bir antik yerleşim yerinde canlı canlı sarnıç görüyor ve içine giriyorum. Çok keyifli. Etrafta anfora kalıntıları dolu. Bir saat kadar zaman geçiriyoruz burada. Ayrılmak çok zor.

Burası binlerce yıllık bir ticaret merkezi. Arkeologlara göre Andriake harabeleri kurulduğu tarihten sbugüne kadar 2 metre çökmüş.
Hayallere dalıyoruz. “Gemiler dükkânların önüne kadar yaklaşır, beyaz peştemallı ticaret erbabları gelen gemilere kölelerini gönderir…”

Burada Lukka Yolu’ndan ayrılıp toprak yoldan Demre yoluna çıkıyoruz ve Demre’ye kadar yürüyoruz. Oradan Onur’la ben Kaş’a, aracımıza hareket ediyoruz; Bade, Leman ve Semih otostopla Çıralı’ya hareket ediyorlar.

Buruk bir vedalaşma.

Her biten şey gibi 3. Lukka Yolu yürüyüşü de böyle hoş, hafif hüzünlü bir şekilde sona erdi.

____________________
Mehmet Gültekin tarafından yazıldı.

543674_10150944077346306_812218529_n - Kopya
1. GÜN:
21 Nisan sabahı, saat 08.00’da Kaştan 3. Lukka Yolu yolcuları olarak hareket ettik. Sırt çantalarımız bir hayli ağırdı. Yiyeceklerimiz, çadırımız, tulumumuz, giyeceklerimiz, malzemelerimiz, her şeyimizi sırtımızda taşıyacaktık tam dört gün. Kaş’tan doğu istikametinde yürümeye başladık. Henüz çok erken olduğu için Kaş’ta henüz her yer kapalı.

Yolumuz çok özel yerlerden geçecek, bunu biliyoruz. Özellikle Kekova bölgesi ülkemizin ve dünyanın tüm özgün yanları ve sahip olduğu biyolojik zenginlikle en iyi korunmuş kıyılarından biri. Burası ülkemizde betonlaşmanın en az olduğu bölge. “Umarım, turizm canavarı burayı hiçbir zaman yağmalayamaz.”

Yol boyu sağımız deniz, solumuz güzel beyaz evler ve oteller ilerliyoruz. Bir köpek 548524_10150768191616306_43347630_n126370beliriyor yanımızda. Daha önceki tecrübelerimizden de hareketle, köpeklerin geri dönmesi için çabalıyoruz. Ama dönmüyorlar. Limanağzı’na doğru çok az asfalt, daha sonra traktör yolu ve en sonunda bir patikadan devam ediyoruz. Yer yer Kaş’ı karşıdan gören manzaralar eşliğinde yürüyoruz. Çalılıklar geçit vermiyor bazen. Kahvaltı molası için manzarası bol bir yer arıyoruz. Bir İsviçreli yürüyüşçü ile karşılaşıyoruz. Ayaküstü küçük bir sohbet… Devam ediyoruz. Kayalıklardan dikine inilen bir yerde Amerikalı kadın bir yürüyüşçü ile karşılaşıyoruz. “Purple House var 25 km ileride. Orada mutlaka konaklayın.” diyor. Daha sonra anlatacağım Purple House’ın (Mor Ev) Sıçak Koyu’nun, Aperlai’nin ve aramızdan iki yıl önce ayrılan sevgili Sitare Ağaoğlu’nun hikayesine bir giriş niteliğindeydi bu konuşma. Sohbet bir anda koyulaştı. 10 dakika falan geçmiş. Limanağzı koyunun yukarıdan görünüşü harika. Aşağıya inmeye başlıyoruz. Burada üç farklı güzellik bizleri bekliyormuş. İlki, iplere tutunarak geçtiğimiz yer, diğeri Hıdırellez Mağarası ve Seveda kaya mezarları. Üçü bir arada. Bir de Limanağzı’nın muhteşem güzelliğini eklersek dört ediyor.

292627_10150768246936306_576820722_n126363Limanağzı’na göçü atıyoruz. Kahvaltı molası. Az ilerimizde bir çadır var. Gece orada konaklamışlar belli ki. Onlar da kahvaltı yapıyor. Onlar bizden önce toparlanıyor ve yola koyuluyor. Beş dakika sonra biz de koydan ayrılıp, bizden öncekilerle aynı istikamette yürüyoruz. Ağaca bir şal takılmış. Önümüzden gidenlerin olmalı. Çok geçmeden arkalarından yetişiyoruz, şallarını veriyoruz. Koyu bir sohbet başlıyor. İstanbul’dan gelen üniversite öğrencileri Leman, Bade ve Semih ile sanki yıllardır tanışıyormuşuz da burada karşılaşmışız gibi, hiç yadsımıyoruz birbirimizi. Beraber yürümeye başlıyoruz. “Buradan Üçağız’a kadar su yok.” diyorlar. “Eyvah!” diyoruz. Hiç akıl edemedik. Yanımızda birer litre su, ya var ya da yok. Üçağız iki buçuk günlük mesafede. “Dur bakalım, paniklemeyelim.” diyoruz; ama Onur’la göz göze geliyoruz. Suyu daha az kullanmaya özen gösteriyoruz. Fakdere mevkiine geliyoruz üç buçuk saatlik yürüyüşle. Orada öğle yemeği molası veriyoruz. Yumurtalı kavurma yapıyoruz. Denize ilk kez 149723_10150768247971306_1524269642_n126361giriyoruz. Tarih 21 Nisan. Güneşleniyoruz ve yeni yol arkadaşlarımız çok yorgun olduklarından Boğazcık’a kadar otostopla gelip, oradan yürümeye devam etmek istediklerini söylüyorlar. İki saatlik uzun bir moladan sonra Onur’la birlikte tekrar yola koyuluyoruz. Az ilerideki bekçi evinden su istiyoruz. Bu bizi rahatlatıyor. Toprak bir araba yolundan tepeye kadar çıkıyoruz. Tepede, denizi tekrar gören yerde rotamız, stabilize yoldan çıkarak taşlık bir patikaya giriyor. Denize kadar iki kilometrelik, döne döne inilen bir parkurdan iniyoruz. Çok zaman alıyor burası. Yol, bazı yerlerde inanılmaz kötüleşiyor. Çantalarımız çalılara takılıyor. Kayalıklarda ayağının takılıp, o ağır çanta ile düşmeniz an meselesi. Dikkatlice yürüyoruz. Yolumuz denize çıkıyor. Şaşırıyoruz. Bir “U” dönüşü yaparak tekrar dikiliyoruz yokuş yukarı. Aynı toprak yola çıkıyor Lukka Yolu. Canımız sıkılıyor, keşke toprak yoldan hiç ayrılmasaymışız diyoruz.“Yol bitti mi, nedir?” Suyumuz bitmek üzere. Saat 17.00’yi geçti. Ayaklarımızın altı iyice acımaya başladı. Ayaklarımız su toplarsa yanarız. Devam ediyoruz. Birkaç kamp bölgesini geçiyoruz içimiz acıyarak. Kamp atamıyoruz; çünkü suyumuz yok. Boğazcık Köyü’ne en az beş km var daha ve patikalar çok yılankavi, yol bir türlü bitmiyor. Saatte bir buçuk, iki km yol yapıyoruz en fazla.

530040_10150768234561306_1113049905_n126366“Hadi bu gece susuz idare ettik diyelim, yarın da bulamazsak biteriz.” diyerek yürüyoruz.

Yolun denizden ayrılıp yamaca tırmandığı bir noktada tavanı yarım daire şeklinde çok eski bir yapı… Kuyuya benziyor. Suyu kontrol ediyoruz. Su bulanık ama kurtlanmamış. Seviniyoruz. Hava karardı kararacak. Oraya kampımızı atıyoruz. Fena yorgunuz. Ateşte bir şeyler pişirip karnımızı doyuruyoruz. Muhabbet edecek durumumuz yok. Gözler kapanıyor. Havanın kararmasıyla birlikte çadırlarımıza çekiliyoruz. Aşağıdan denizin sesi geliyor. Ninni niyetine dinliyorum. Gece ara ara yukarılardan kurt ulumaları geliyor kulağıma. Onları dinlemek çok zevkli. O gece çok uzun bir uykuya varıyoruz sıcacık tulumlarımızın içinde…

2.GÜN:
Uyandık. Etraftan topladığımız ada çayları ile kahvaltımızı yaptık. Hazırlandık falan derken saat 10.00’u bulmuş. Biraz yavaş davrandık. Bir km kadar yokuş bir patikadan tırmandıktan sonra çoban barakaları ile karşılaşıyoruz. Sularımız bitmişti. Etrafa sesleniyoruz ama ortalıklarda kimsecikler yok. Büyük bir varil ve önünde hayvanların su içmesi için bir tekne var. Vanayı çeviriyoruz buz gibi su akıyor.

149719_10150768149191306_329489505_n126360Şişelerimizi doldurduk. En az birer litre su içtik, vücudun su ihtiyacını karşılamak için ve suyumuzu mümkün olduğunca geç kullanmak için. Çoban köpeklerinin uzaktan havlamaları eşliğinde devam ediyoruz yolumuza. Az yukarıda toprak bir yola kavuşuyoruz. “Bizi bu su, hiç takviye yapmasak bile Üçağız’a atar.” diyerek devam ediyoruz. Yukarıda yine İsviçreli bir grup ve Türk rehberleri ile karşılaşıyoruz. Ayaküstü sohbet ediyoruz onlarla. Çantaları küçük, demek ki günübirlikçiler. Burada Lukka Yolu, stabilize yoldan bir patikaya ayrılıyor. Yine kayaların içine sarıyor patika. İşaretler karmakarışık. İstikamete paralel değil işaretler. Yol zaten yok. Kayalardan keçiler gibi hoplaya zıplaya yukarıya doğru çıktık. Bir kuyuda dinlenme molası verdik.

Boğazcık köyünden bir göçer abimiz yanımıza gelerek, hal hatır sordu, bizi mutlu etti. Küçük kızı geldi daha sonra yanımıza. “Merhaba” dedi. Çikilotalarımızı paylaştık onlarla. Vedalaşıp devam ettik. Toprak, gayet düzgün bir yoldan tempoyu artırarak yürüdük. Boğazcık köyünün girişindeki evin bahçesinden su takviyesi yaptık. Önceki gün denize girmiştik. Tuzumuzla bir gündür duruyoruz. Evin girişinde, hortumla kafamızı yıkadık, duş aldık. Bahçedeki marullara ve maydonozlara dayanamadık. Yola koyulduk. Az ileride asfalt yoldan çıkarak, Lukka Yolu tabelasından sağa döndük. Toprak bir traktör yolundan epeyce ilerledik.
Bu bölgede, Boğazcık’a 2 km kala ve Aperlai’den 2 km sonrasına kadar patikalar çok güzel. Çünkü bu yollar, antik kentleri birbirine bağlayan gerçek yollar.

Hava çok sıcak. Güneş yakıyor. Bu bölgede her yerde kuyu var. Apollonia kentine ulaşıyoruz. Apollonia’nın eteklerinde, asfalt yola kavuşmadan öğle yemeği molası veriyoruz. Çöplerimizi yakıp yola devam ediyoruz. Asfalt yoldan iki yüz metre kadar ilerledikten sonra üst yanımızda ulu bir meşe ağacının altında keçilerini kuyudan çektiği su ile sulayan bir çoban görüyoruz. Selam veriyoruz. Buradan yol, sağa traktör yoluna giriyor. Kötü bir Aperlai tabelası var burada. Az sonra yol patikaya dönüşüyor. Her yer kuyu. Suları hep bulanık ama. Bir aya kalmaz bu sular kurtlanır, deyip denize doğru alçalmaya başlıyoruz. Hızımız gayet iyi. Ama bu bölgede patikadaki kayalar artıyor. Terk edilmiş Rum evlerinin olduğu düzlük bölgeye geliyoruz. Evlerin ortasında bir kuyu… Az ileride patlatılmış Lukka kaya mezarlarının arasından ilerliyoruz. Burnumuzun kemikleri sızlıyor bu tarih yağmacılığından dolayı.

3. Lukka Yolu yürüyüşümüzün en güzel ve en görkemli yapılarından biri ile karşılaşıyoruz: Aperlai. Şehrin surları hala dimdik ayakta. Nekroplü muhteşem. Kaya mezarları arasından görünen Sıçak yarımadasının koyu ve birkaç taş evin oluşturduğu manzara inanılmaz. Tarih, doğa, deniz ve ben… Daha ne isterim? Ne isterim söyleyeyim: Sitare Ağaoğlu ile tanışmak… O da kim mi? Yapmayın! Kocaman şehirlerden kaçarak elektriği, yolu olmayan Sıçak Koyu’na gelip burada bir çoban evi satın alarak, onaran ve ömrünün sonuna kadar burada yaşayıp burada ölen birisi Sitare. Onunla oturup sohbet etmeyi çok isterdim.

Sitare Ağaoğlu, ülkemizin tanınmış ailelerinden biridir. Babası bakanlık etmiş, Karabağ kökenli bir ailedendir. Atatürk’le birlikte çok işler yapmış, Ziya Gökalplerle, Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yurdakul gibi Türkçü isimlerin içinde yer almış, Atatürk’ün emri ile 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurmuş Ahmet Ağaoğlu’nun torunudur. Ressamdır. Doğa sever, hayvanlarla çok iyi anlaşır. Bir gün, insansızlığı özler ve günün birinde, “Artık benden bu kadar.” der büyük büyük şehirlere. O şaşalı hayat geride, engin denizler önündedir artık. Doğayı, denizi, doyuncaya kadar yaşamış birisidir Sitare. İki yıl önce sessiz sedasız aramızdan ayrılmış Sitare. Onunla tanışamadığım için o kadar üzgünüm ki.

Sitare Ağaoğlu, bu ülkenin başına gelmiş olan nadir güzel şeylerden biridir işte bu yüzden. Onu, ölümünden sonra tanımış olmak canımı acıttı; ama değil mi ki o en büyük sanatçılar, Osman Hamdiler, Orhan Veliler, Hemingwayler ve daha niceleri son nefeslerini verirken aslında bilmezler, ölümün “sonsuzlukta” alınan ilk nefes olduğunu.

Sitare hanım için özetle diyebiliriz ki; resimleri, hayatı algılayış şekli, anarşist tavrı, doğaya olan tutkusu, Aperlai’si, çok sevdiği hayvanları… ile hatırlanacak bir sonsuzluk anıtıdır.

Belki günün birinde ben de alır başımı Aperlai’ye giderim. …ve belki orada senin güzel hayvanlarınla, “küçük cinlerinle” karşılaşırım ve “Size Sitare’nin selamı var.” derim.

GÖNÜLLÜ SÜRGÜN

Aperlai’nin benim için ayrı bir önemi var. Yaşamının büyük bir bölümünü burada satın alarak onardığı bir çoban evinde geçiren ancak iki yıl önce aramızdan ayrılan sevgili dostum Sitare Ağaoğlu’nun anıları antik kentin her taşına, ağacına sinmiş gibi. İşte koyun bittiği yerdeki o küçük evlerden üçü Sitare’nın bir ömür sığdırdığı yaşam alanlarıydı. Bir nevi “dervişhane” gibiydi bu evler. “Buraya boğazda bir yalı parası harcadım.” derdi Sitare. Son yıllarda burada yalnız yaşıyordu. Kendisinin kullandığı fiberglas bir tekneyle ihtiyaçlarını Kaş ya da Üçağız’dan sağlıyordu. Yaptığı resimlerdeki küçük ve belli belirsiz figürleri sorduğumda, “Onlar, taşların içindeki küçük cinlerim benim.” Yanıtını vermişti. Aperlai çevresindeki taşların, ağaçların, bitkilerin ve her canlının bir bütün olduğuna inanan, insanın kendi varlığını bütün bunların üstünde görmesine öfkelenen biriydi Sitare. Aperlai, O’nun dalgalı gençlik yıllarının ardından demir attığı son sığınağı gibiydi. Tercih edilmiş bir yalnızlığın zorunlu ikametgahı. Bir “gönüllü sürgün” yeri. Hafif rüzgarlarda, bir bayrak dalgalanmasını andıran seslerle ıssızlığı bozan koydan, bazen bir portakal kasası, bazen bir ayakkabı bazen de Yunan adalarından atılmış bit ambalajı getirdi deniz. Bir keresinde için Arap harfleriyle yazılmış yüz yıllık mektup bulunan bir potkal geldiğini anlatmıştı. (Temmuz 2012 – Atlas dergisinden alıntı)

(Bu potkalla ve diğer denizden gelen malzemelerle ilgili olarak: Bu potkalın, Osmanlı döneminde denize bırakılmış olabileceği muhtemeldir, demişti Sitare. Bir gün pilot koltuğuyla birlikte bir ceset getirir deniz bu sefer. Cesedi koyda Sitare bulur. Anlaşılır ki, açıklarda düşen bir helikopterin pilotudur bu ceset.)

Şu anda, tüm bu hikâyeler kafamda, Sitare’nin silueti hayalimde, oturduğu taş ev tam da karşımızda. Yanı başımızda Aperlai. Sitare’nin fiberglas küçük teknesi hala aşağıda iskeleye bağlanmış halde sahibini beklemekte, O’nun bir daha gelmeyeceğini bilmeyerek. Biri evinin ahşap panjurlarını kapatmış. O, giderken bu kayaları, bu bitkileri, “küçük cinlerini”, Aperlai’yi yalnız ve öksüz bırakıp gitmiştir. Gittiği yerden, şimdi bırakıp gittiği ıssızlıkta yürüyen bu iki yolcuyu görür mü acaba. Güneşli Sıçak Koyu’nun denizden yansıyan ışıkları evinin taş duvarlarını yalamakta. Sanki, Sitare’nin kapısını çalmakta. Duygularımız diz boyu. Lukka Yolu’nun en güzel yeri. En anlamlı, en gösterişli, en canlı, denize yakın en sessiz, en ıssız yeri. Duygularımız, doğa coşkumuz, içimizin acıması geçecek gibi değil. Onur, işaretle, hadi, diyor. Çantalarımızı vurup sırtımıza yavaş yavaş Sitare’nin evine doğru ilerliyoruz. Evin arka tarafından yürüyoruz. Burada “The Purple House”, bizi bekliyor.

Şimdi bu koyda Rıza Cüce, eşi Feyza Cüce ve oğulları Ada Cüce (2015’te 5 yaşında) yaşamaktadır. Rıza Cüce, aldığı ani bir kararla işini gücünü bırakır ve buraya yerleşir. Eskiden kalma kuyuya ek olarak bir kuyu daha kazar Rıza, yağmur sularını biriktirmek için. Etrafa doğal malzemelerle masalar, sandalyeler yapar, bungalovlar kurar ve dededen kalma bir evi onararak Sitare’nin yadigârlarına komşuluk eder. Kullandığı malzemeler tıpkı Sitare’nin anlattığı gibi, denizin getirdiği kütükler, ahşaplar…

Rıza, Lukka Yolu yolcularına burada kamp, otel ve yiyecek içecek hizmeti vermektedir. Bir gün yolunuz buraya düşerse ki düşşün, Rıza’nın kurduğu The Purple House da mutlaka bir gece kalın buna bir de gündüz ekleyin.

Rıza buraya elektrik ve yol yapılmasını istememektedir. Bunu biz de hiç istemiyoruz. Hele turizm canavarının bu doğa ve tarih cennetine uğramasını hiç mi hiç istemiyoruz. Tüm ihtiyaçlarını Üçağız ve Kaş’tan gidermektedir Cüce ailesi. Üçağız istikametinde yarım saatlik ATV motoru ile daha sonra da tekne ile ulaşmaktadır.

O sırada telefonum çalıyor. Bir gün önce Fakdere Koyu’nda ayrıldığımız arkadaşlarımızdan Leman arıyor. Üçağız’dalarmış. “Akşama ancak orada olabileceğiz.” diyoruz. “Tamam gelince arayın.” diyorlar.

Aperlai’den zor ayrılıyoruz. Adım atacak mecal yok dizlerimizde. Purple House’dan ve Rıza’dan vedalaşarak ayrılıyoruz.

Buradan itibaren yol, uzun müddet kırmızı topraklı bir düzlükten ilerliyor. Burada tempomuzu artırdık. İleride yol tekrar kayalık patikalara ulaştı. Koyların tepelerine çıkarak, oradan sahile inerek bazen koyun burunlarından dolanarak ilerledik ve akşam saatlerinde Üçağız’a ulaştık. Arkadaşlarımızı aradık, Kaleköy’e geçtiklerini ve oraya kamp kurduklarını söylediler. Önce bir balık lokantasına gidip karnımızı doyurduk ve bir pansiyona attık kendimizi. Sıcak duş çok iyi geldi.

O sırada saatlerimiz 23.00’ü gösteriyordu. Telefonum çaldı, arayan Bade’ydi. Çadırımızın etrafında birileri geziyor, çok korktuk, gelin bizi alın, dediler. Hassan Restoran’ın sahibi Hasan abimiz bize bir araba buldu ve Memet abimizle birlikte Kaleköy’e giderek arkadaşlarımızı aldık ve kaldığımız pansiyona yerleştirdik. O gece saat 02.00’ye kadar sohbet ettik ve o saatte herkes odasına çekildi.

3.GÜN:
Sabah 07.30’da kalktım ve bahçeye indim. Yenidünyaların tam zamanıydı. Bir kucak dolusu topladım ve çantama doldurdum. Derken birer ikişer, ekip uyanmaya başladı. Balkonda güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra tekrar yola koyulduk. 23 Nisan’dı. Üçağız Köyü’nün çocukları şarkılar eşliğinde köyün limanına doğru yürüyorlardı. Neşeli bir gündü. Kaleköy istikametinde ilerlemeye koyulduk. Bir saat kadar yürüdükten sonra Kaleköy’e (Simena-Kekova-Batıkkent) ulaştık.

Kekova, Üçağız ve Kaleköy’ün karşısındaki 5 kilometrekarelik insan yaşamayan bir ada. Bu adadan dolayı bu bölge Kekova adıyla anılıyor. Her gün yüzlerce turist yatlarla buraya gelmektedirler. Kaleköy’e karayolu yok.

Kaleköy iyi korunmuş; tarih, doğa ve denizin birleştiği muhteşem bir yer. Türkiye’nin belki de en güzel iki köyünden biri Kaleköy; diğeri de hiç şüphesiz Üçağız. Yan yanalar zaten.

Kaleköy’e doğru kopuk bir şekilde toprak bir yoldan çıkıyoruz. Kırk beş dakikalık bir yürümeyle Simena’ya ulaşıyoruz. Şehrin arkadan girişi, taş döşeli çok eski yollardan tırmanılarak geçilen bir yer. Aşağısına gemi barınağı yapılmış. Bir geminin gölgesine çantalarımızı bırakıp batonlarımızla Kaleköy’e tırmanıyoruz. Manzara mükemmel. Yol antik kentin nekropolünden geçiyor. Tepeye çıkınca onlarca Lukka kaya mezarı arasından denizin turkuaz rengi görünüyor. Manzaraya diyecek tek kelime yok.

Kalenin dibinde ilköğretim okulu çocuklarının 23 Nisan kutlamasını izliyoruz. Köyün içerlerine dalıyoruz. En aşağılarda dayanamayıp denize giriyorum tek başıma. Geriye dönüşte bahçelerden limon topluyoruz. Yenidünyalardan aşırıyoruz. Hele az yukarıdaki karadutları görünce önce ben ve Semih sonra Onur, Bade ve Leman da katılıyor dut hırsızlığına. “Of, fena lezzetli.” Bahçenin sahibine yakalanmadan uzaklaşıyoruz Allah’tan. Hızlıca geldiğimiz yoldan geriye dönüyor ve geminin gölgesine bıraktığımız çantalarımızı sırtlanıp yola koyuluyoruz Andriake’ye doğru.

Yol 3 km kadar düzlükler içinde, kırmızı topraklı patikadan devam ediyor. Sağımızda Cenevizlilerden kalma bir kale. Peşimizde bir köpek. Lukka Yolu’nun vazgeçilmezidir bu “peşimize takılıp, günlerce bizimle yürüyen köpekler”. Ayrılmak bilmiyor. Hızımız gayet iyi. Neredeyse koşturuyoruz. Sıcak fena… Ter içindeyiz. Tempomuzu düzlük bulduğumuz yerlerde artırarak, kayalık patikalarda düşürerek ilerliyoruz. Arada bir Bade’nin ayak burkulmaları da olmasa hızımıza diyecek yok.

Sularımız bitmeden ve akşama kalmadan Andriake’ye varırız diye hesap ediyoruz.

Pırıl pırıl koyların Lukka Yolu ile buluştuğu yerlerden geçiyoruz. Gözümüz doğanın güzelliğine takılı kalıyor. Deniz ne kadar berrak. Yakınlarda ne bir yerleşim yeri var ne de turistik bir tesis. Türkiye’nin en güzel koylarından biri olan Kapaklı Koyu’na ulaşıyoruz.

Koyun orta yerinde bir adacık. Adacıkta ağaçlar büyümüş, çimenler yeşermiş. Koyun diğer adı Burç Koyu. Kaleköy’den çıkışımızda karşılaştığımız Zirve Dağcılığın Ankara grubu ile tekrar karşılaşıyoruz burada. Öğle yemeği molasını biraz uzun tutuyoruz. Köpeğimize bir yenisi daha katıldı burada. Bir ağacın gölgesine tünediler ve orada uykuya daldılar. Yemeğimizi yiyip biraz da denizde serinledikten sonra yola devam ettik. Kapaklı Köyüne doğru çıkan kayalık patikalarda Leman, Semih ve ben önden Onur ve Bade arkalardan ilerliyor. Suyumuz iyice azaldı.

Kapaklı Köyü’nün karşısından geçiyor Lukka yolu. Kapaklı’nın sera görüntüleri canımızı sıkıyor. Orada Andriake Kamping’in reklam panosuna bakıyoruz. Akşam burada konaklayabiliriz diye içimizden geçiriyoruz. Uzun bir dinlenmeden sonra Onur ve Bade bize yetişiyor. Bade, ayağını burkmuş ve düşmüş. Ayak bileklerinde yer yer morluklar… Moralimiz bozuluyor. Fazla devam edemeyecek gibi görünüyoruz. Denizden uzaklaştığımız noktalar… İnişli çıkışlı kayalık parkur dimdik bir patikaya denk geliyor ve Çakıl plajına kadar yarım saatlik bir iniş rotasını takip ediyoruz.

…ve Çakıl Plajı.

Herkes bitkin. Denizden çok az geride bir su birikintisi var. Köpeğimiz oradan su içiyor. Demek ki tatlı su. Ama rengi, iyi demlenmiş bir çaya benziyor. İçsek mi… Burada kamp mı kursak… Bu sudan içebilirsek burada kamp kurabiliriz… Kafamızda türlü düşünceler. “Andriake’ye son 3 km. Yürüyebiliriz,” diyorum. Beni destekleyen tek bir cümle edilmiyor. Bir saat kadar bekliyoruz plajda. Köpeğimiz de bizimle birlikte…

“İmkansız, artık bir adım dahi atamayız.” Bu cümle çok kararlı. Bir çözüm üretiyoruz. Kapaklı köyünde gördüğümüz tabeladaki Andriake Kamping’in telefon numarasını Bade aklında tutmuş. Arıyoruz. Bize bir balıkçı teknesi gönderiyorlar. Tekne sahibi sadece mazot parasını alıyor bizden. Hayret ediyoruz. Demek ki buralarda daha insanlık ölmemiş. O gün kamp alanında hoş muhabbetler oluyor. Kamp ateşimiz bile yanıyor. Ateşe patates gömüyoruz. Sıcak su ile duşumuzu alıyoruz. Muhabbet keyifli ama göz kapakları daha fazla uyanık kalmaya izin vermiyor. Birer ikişer çadırlarımıza çekiliyoruz.

4. GÜN:
Sabah mı olmuş ne. Güneşle birlikte uyanıyorum. Serinlikte Andriake limanını ve plajını geziyorum. Döndüğümde herkes uyanmış, neredesin sen diyorlar. Güzel bir kahvaltıdan sonra Andriake kalıntılarının olduğu yere gidiyoruz. Güzel korunmuş binlerce yıllık bir ticaret merkezi. İlk kez bir antik yerleşim yerinde canlı canlı sarnıç görüyor ve içine giriyorum. Çok keyifli. Etrafta anfora kalıntıları dolu. Bir saat kadar zaman geçiriyoruz burada. Ayrılmak çok zor.

Burası binlerce yıllık bir ticaret merkezi. Arkeologlara göre Andriake harabeleri kurulduğu tarihten sbugüne kadar 2 metre çökmüş.
Hayallere dalıyoruz. “Gemiler dükkânların önüne kadar yaklaşır, beyaz peştemallı ticaret erbabları gelen gemilere kölelerini gönderir…”

Burada Lukka Yolu’ndan ayrılıp toprak yoldan Demre yoluna çıkıyoruz ve Demre’ye kadar yürüyoruz. Oradan Onur’la ben Kaş’a, aracımıza hareket ediyoruz; Bade, Leman ve Semih otostopla Çıralı’ya hareket ediyorlar.

Buruk bir vedalaşma.

Her biten şey gibi 3. Lukka Yolu yürüyüşü de böyle hoş, hafif hüzünlü bir şekilde sona erdi.

____________________
Mehmet Gültekin tarafından yazıldı.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *