FB_IMG_1472670607406Azerbaycan dağ faaliyetimizin 2. etabındaydık. Rusların bu topraklardan çekilip giderken bırakıp gittikleri Sovyet kamyonumuz, gecenin içinde homurdanan huysuz bir aygır gibi dağların sessizliğini boza boza Şahdağı’nın kamp yerine gelmiş olmalı ki birden bire durdu. Bir müddet bekledik. Acaba tekrar çalışacak mı diye. Çünkü aracımız yavaşlarken beraber istop ediyordu. Yine o cinsten bir duraklama mı bilemediğimizden, soran gözlerle başka gözler aradı gözlerimiz. O sarsıntıda, derelerden, kayalardan atlaya zıplaya geçen Rus kamyonumuzun kasasında yorgun bedenlerimiz, yıldızların altında kendini uykuya terkediyordu. Öyle yol olmayan yerlerde, en az 60 yaşında, böyle konforsuz bir kamyonun kasasında uyunur mu demeyin. On sekiz saat süren Bazardüzü zirve çıkışı dönüşü, paldır küldür kampı topla, kamyona istiflen… Uyursun, sen de uyursun.

Ay, konuklarına yardımcı olmak için Kızılkaya’nın tepesinden göründü görünecek. Herkeste bir çadır kurma telaşı. Çadırını kuranlar, o yorgunluk sonrası, yemek bile yiyemeden tulumlarına gömülüp kusursuz bir uyku çekmek için çadırlarına girdiler, kimisi ise hala çadır kuracağı yerin taşlarını ayıklamakla meşgul. Hiçkimsede ses yok. Ben sıcak suda anında yumuşayan bir makarna yaptım ama suyu kaynatmak bir saatimi aldı. Rakım 2550 metre idi. Yemeğimi bitirir bitirmez çadırıma girdim. Vahap abi de yemek yemeden uykuya dalanlardandı. Benim geldiğimi fark etmedi bile. Tulumuma girer girmez uyumuşum. Ertesi günü boş gün yapmıştık. Sabah 9 sularında uyandım. Aladağların kayalık vadilerine benzeyen bir vadide kamp atmışız demek ki. Manzara harikaydı. Makinamı aldım. Güzel birkaç fotoğraf çektim. Güneş henüz çadırlarımıza ulaşamamıştı. Kamp yerimizin yan tarafından gürül gürül bir dere akıyordu. Dereye küçük bir keşif yürüyüşü yaptım. Ellerimi, kollarımı, bacaklarımı, boynumu buz gibi sularla yudum. Bütün yorgunluğum, Şahdağ’ın bu çelik gibi sularında akıp gitmişti. Geri döndüğümde birkaç kişi daha uyanmıştı. Çadırdan dışarıya kafasını uzatan herkes, doğanın bakirliğine, güzelliğine “iyi ki buradayım” dercesine bakıyordu.

Derken ortalıkta kahvaltı hareketliliği başladı. Güzel bir kahvaltıdan sonra rehberimiz Babek ve kaptanımız Rasim’den akşam yemeği için Çoban Müseyb’ten bir koyun alıp Hınalık’ta haşlayıp gelmeleri için sözleştik ve Engin’le birlikte şelalelere doğru yürüyüşe çıktık. Yemyeşil bir vadinin içinde şırıl şırıl bir dere, renk renk çiçekler eşliğinde akşamı ettik.

Akşam, o gece yapacağımız tırmanışı organize etmek için toplantı yaptık. Bazardüzü zirve çıkışında görülen aksaklıkları en aza indirebilmek için yapılan bir toplantıydı bu.

FB_IMG_1472670471324FB_IMG_1472670491265O gece Türkiye saati ile 02.00’de zirveye doğru hareket ettik. Bir gün önce dolaştığımız vadilerden şimdi bir hedefe ulaşabilmek için hızla çıkıyorduk. Vadinin bitiminden sola dönerek çadırların arasındaki bir cılgadan yükselmeye başladık. Son bulak, buradaydı. Su eksiğimizi tamamladık. İlk boyuna ulaştığımızda güneş doğmak üzereydi. Burada “seher yemeyi” molası verdik. Hava kapalıydı ve buz gibi bir rüzgar esiyordu. Kahvaltı molasından sonra solu dağ, sağı aşağılara kadar uzayıp giden zaman zaman buza denk geldiğimiz bir çarşaktan ikinci boyuna kadar iki saatte gelebildik. Buradan sola dönerek dimdik bir rampadan yükselmeye başladık. Bir buçuk saat sonra Şahdağı buzuluna ulaştık. Buzuldan 45 dakka yürüdükten sonra zirveye yarım saatlik bir mesafe kalmıştı. Zirveye geldik. Haldır huldur fotoğraflarımızı çekildik. “Günorta yemeyi”ni orada yedik.

Hava hızla kapatıyordu. Elimizdeki kazma, baton gibi metaller bulutlardaki elektrik akımına maruz kalabileceği için pançolarımızla bu metalleri sararak hızla irtifa kaybetmeye çalışıyorduk. Yağmur yakaladı yakalayacak… Gök gürültüleri… Hızla iniyoruz. Çarşak bölgenin bitiminde hava tekrar açıldı. Saat 17.00’de kamp yerimize ulaştık. Yarım saat içinde toplanarak Hınalık’a doğru, ünlü kamyonumuzla yola koyulduk.

FB_IMG_1472670663674Azerbaycan’da bizi duygulandıran birçok şey yaşadık. Öncelikle Azerbaycan’ın anlatılanların aksine çok güvenli bir ülke olduğunu bilin.

kazıklamak için çaba içinde olmadığını bilin. Ama yine de bir şeyi almadan, bir şey yemeden önce liste veya üzeri fiyatı yoksa fiyatını mutlaka sorun.

Taksiciler Türk olduğumuzu öğrenince para almak istemiyordu. Müze girişleri yerli 2, yabancı 4 manat iken, bize, siz yerlisiniz deyip 2 manat almaları, dağda karşılaştığımız Azerbaycan subaylarının bilinçli, aklı başında konuşmaları… “Türkiye benim ikinci vatanım.” “Burası Rus sınırı, dikkat edin, bir hata yapmayın ki, biz zor duruma düşmeyelim, biz zor duruma düşersek Türkiye de üzülür. Biz biriz.” gibi cümleler ve daha niceleri… Ruhumuzun derinliklerine gömdüğümüz Turancı tohumları birden bire ve yeniden patlatmaya yetti. Orada çok iyi anladık ki, Haydar Aliyev’in dediği gibi, “TEK MİLLET, İKİ DEVLET” idik. Yaşasın Turan Boyları!

“DAĞA GİDİŞ” Belgeselimiz için tıklayınız:

Bazardüzü Zirve Tırmanışı için Bazardüzü Raporu sayfasının en altına gidiniz.

Şahdağ’da Serbest Gün bölümümüzü izlemek için tıklayınız:

Şahdağı Zirve Faaliyeti Bölümünü izlemek için tıklayınız:

Şahdağı’ndan Dönüş ve Hınalık Bölümünü izlemek için tıklayınız:

Tırmanış sonrası Bakü belgeseli için tıklayınız:

Mehmet GÜLTEKİN

styxdiablo@hotmail.com

+90 543 698 2 698

FB_IMG_1472670675505

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Komünist Kamyonumuz

15 kişilik ideal bir ekiple 21 Ağustos gecesini 22 Ağustos’a bağlayan gece Sabiha Gökçen Havaalanında buluştuk. Uçağımızın rötar yapması nedeniyle sabaha karşı 5’te inebildik Qebele havaalanına. Rehberimiz sevgili dostum Babek Orabanlı ve kaptanımız Hüseyin orada bizi bekliyorlardı. Derhal eşyalarımızı araca yükleyip yola koyulduk. Heyder Aliyev Bulağı’nda küçük bir mola verdikten sonra Şamahı kentine kadar hiç durmadan gittik. Şamahı çok özel bir yerdi benim için çünkü romanımın başkahramanı Nesimi’nin doğduğu yerdi. Oradan geçerken kulaklarımda “Sığmazam, sığmazam, sığmazam Ene’l-Hak” sözleri çınlıyordu. Tüylerim diken diken oldu. Şamahı’da kahvaltımızı yaptıktan sonra yola devamla Kuba kentine kadar geldik. Burada Azerbaycan simkartlarını aldık, paralarımızı Manat’a çevirdik, kumanyamızı aldık ve son kez yemek yedikten sonra Hınalık Köyü’ne yani Şahdağı Milli Parkı girişine doğru yola koyulduk.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Hınalıklı Çocuklar (Onlara çikilota götürmeyi unutmayınız.)

Milli Parkın kapısında bizi kötü bir şaşırtı bekliyordu. Çünkü Azerbaycan’da kafanıza göre dağa gidemiyorsunuz. Giderseniz dağlarda gezen askerler tarafından tutuklanabilirsiniz. Azerbaycan’da dağcılık yapabilmek için Ekoloji Nazirliyi’nden izin alınması gerekiyor. Bu iznin bölge karakollarına gönderilmesi vs. 15 gün sürüyor. Bizim izin yazılarımız Babek’te idi ama bu izin yazılarının ilgili nüshaları, Hınalık’taki jandarmaya gönderilmemişti. Bu nedenle Şahdağı Milli Park girişinde 3 saat kadar bekledik. Yol yorgunuyduk ve bu 3 saatin bizim için değeri çok fazlaydı. Neyse ki bu durum tadımızı kaçıramadı ve GAS marka 4×4 eski Rus askeri kamyonetine eşyalarımızla birlikte istif olurken bizi şahane bir yolculuğun hatta şahane bir safarinin beklediğini bilmiyorduk. Dimdik yokuşlardan çıkıyorduk, bu araba buradan inemez dediğimiz yerlerden iniyor, derin derelerden geçiyor, yol olmayan dağ yamaçlarından paldır küldür gidiyorduk. Hayatımda yaptığım en güzel yolculuktu diyebilirim.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Bu çılgın yolculuk, hepimiz için büyük bir şaşırtı oldu.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

3 saat sonra sovyet kamyonumuz durdu.

Şahdağı’nın içlerine girdikçe, Kafkas yaylalarını, atlarını, atlı askerleri gördükçe başka bir dünyaya girdiğimizi anımsıyorduk. Uçsuz bucaksız platolardan geçerek “Sovyet kamyon”umuzla kamp yerimize doğru ilerliyorduk. Her vadiden geçişte her yüksek dağ görüşümüzde “Acaba Bazardüzü burası mı?” diye birbirimize soran gözlerle bakıyorduk. Rehberimiz öndeydi. Garip ama bir o kadar da eğlenceli “komünist kamyon”umuz, bizi nereye götürürse oraya gidiyorduk. Yolculuğumuzun sonlarına doğru, çok derin bir nehirden gürültülerle çıkarken kamyonun kasasına kadar sulara gömülmemizden dolayı çok koktuk çünkü hem kendimiz hem de sırt çantalarımız ıslanabilirdi.

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Bizim dağlarımızda bu adlar neden yok?

SAMSUNG CAMERA PICTURES

Kafkas Dağları’ndaki derin ve ürkütücü vadiler

Vadinin iyice daraldığı yerde “Komünist kamyon”umuz böğürerek durdu. Gün, yerini geceye devrederken çantalarımızı kamyondan indirip kampımızı kurduk. Az ilerideki “bulak”tan sularımızı doldurduk, termoslarımıza sıcak su hazırladıktan sonra çadırlarımıza çekilip uyuduk. Sabah 03.00’te kalkıp 04.00’te zirveye hareket ettik. Nereden bilebilirdik ki kamp yerimize tam 18 saat sonra döneceğimizi. Bu gecikmenin nedenleri vardı elbette. Ana kampa tam yükle ulaşmaktan vazgeçtiğimiz için ana kampa 3 saatlik mesafede kamp kurmuştuk ve hal böyle olunca zirveye 3 saat geriden başladık. Ayrıca kamp yükü ile ana kampa ulaşmak gerçekten çok zordu. Çünkü, buzullardan gelen çamurlu, coşkun bir derenin yüz metre üst yanından, patika sayılmayacak, incecik bir cılgadan, küçücük dahi bir hatanın ölümle sonuçlanabileceği bir yerden “aman dikkat” diyerek geçiyorduk.

 

Yolumuzun üstünde her yer bulaktı. Bulakların buz gibi sularından kana kana içiyorduk. Azerbaycan toprağı bizi öz çocuğu kabul edip bağrına basıyordu. O sulardan içtikçe, Azerbaycan, genlerimize vatan toprağı olarak işliyordu. Biz de Azerbaycan’ı öz vatanımız kabul etmiştik zaten doğduk doğalı.

Üstü toprakla kaplanmış buzullar, bembeyaz başlarını çıkarmaya çalışıyordu sanki bizi selamlamak için. Zirve buzuluna kadar su olmayacağı konusunda rehberimiz sevgili Babek, bizi uyardı. Suda hafiften bir kükürt kokusu vardı. Bu sonuncu bulaktı. Buradan dikine vurduk. Parkur gittikçe dikleşiyordu ve bu dik çarşak parkurda zikzaklar çizerek irtifa almaya çalışıyorduk. Her biten tepenin ardında, daha da dik bir parkurdan ulaşabileceğimiz başka bir tepe daha görünüyordu. Üstüste gelen bu kötü şaşırtılar, kaç kere tekrar etti bilinmez. Bu dik rota, fena yorucuydu. O zirveyi yapan tüm ekip arkadaşlarımı gerçekten, içtenlikle kutlarım.

 

Rehberimiz Babek, ara sıra uzanıp giden Kafkas dağları hakkında bilgiler veriyordu. Şu Çıngız (Cengiz) Dağı, şu Tufan Dağı, şu Atatürk Zirvesi, şu Heyder (Aliyev) Zirvesi, şu Bazaryurdu… Eeee diyoruz, “Hani Bazardüzü?” “Onu 5 saat sonra görebileceksiniz.” diyor. “Varacaksınız.” demiyor, “Göreceksiniz.” diyor. Ne yorucu…

 

Rehberimiz sadece dağları değil, başka bir coğrafyada olmamızdan dolayı şaşakalmış yön duygumuzu da tamir ediyordu. Şurası güney batı, orada benim memleketim olan Şeki kenti var, Oğuz, Qebele kentleri var, doğuya doğru giderseniz İsmayıllı ve Şamahı rayonları, Quba, Qusar… Yönümüz tarafı ise Dağıstan yani Rus toprakları.

 

Sürekli olarak kısa molalar vererek yükseliyorduk. Bazardüzü çıkışında hiç düz ya da iniş yok. Hep yokuş… Hem de ne yokuş… Saatler süren bir yolculuktan sonra Babek, bu dağa çıkan ilk Türkiye grubu siz olacaksınız, demez mi. O ana kadar bilmiyorduk. Bu tarihi olayı kendi haneme yazmak istediğimi söyledim rehberimize ve kendisinden önden kopup gitmek için izin aldım.

 

Kafkas dağlarının 3. en yükseğine yani Bazardüzü Zirvesine Türkiye’den ilk çıkan kişi olma onuruna eriştim. Önceki yıllarda Kafkasların en yükseği Rusya’daki Elbruz’a iki kez, Kafkasların 2. yükseği olan Gürcistan’daki Kazbek’e  bir kez çıkmıştım. İşte şimdi üçlüyü tamamlamıştım. Biliyorum ki, bundan sonra ülkemizden bu dağlara akın olacaktır. Doğrusunu söylemek gerekirse birçok dağ gördüm ama beni bir Kaçkarlar bir de Azerbaycan dağları bu kadar etkiledi.

 

Atlı Azerbaycan askerleri, atlı çobanlar, köylerde insanların Türklere karşı sıcaklığı, şehirlerde Türk olduğumuz için para almayan taksiciler, müze girişlerinde bizden yerli ücreti alan görevliler, ruhuma sinmiş olan Turan duygularını ululadı.

 

Çok değişik duygularla, gecelerden bir gece, tüm kampı toplayıp, yıldızlı Kafkas dağlarının geçit verdiği vadilerden, Şahdağı’na doğru, bilinmez bir karanlıkta “komünist kamyonumuz”la yola koyulduk.

 

Şahdağı anlatımı diğer sayfada…

“DAĞA GİDİŞ” Bölümünü izlemek için aşağıdaki videoyu izleyiniz:

Bazardüzü Belgeseli 1. ve 2. Bölümlerini izlemek için aşağıdaki videoları tıklayınız:

2.Bölüm:

Tırmanış sonrası Bakü gezimizin belgeselini izlemek için tıklayınız:

Mehmet GÜLTEKİN

styxdiablos@hotmail.com

+90 543 698 2 698


O kadar zor oldu ki…

Bir gerçek: 2016 yılında Türkiye’den Elbrus’a gidebilen, gitmeyi başaran tek grubtuk.

Vize  ücreti, sigortası ve vize için İstanbul’a gidiş, kurumdan izin almak için görev yerine gidiş-geliş derken, geçen yılki Elbrus ekspedisyonu için harcadığımız toplam parayı henüz Elbrus’a gitmeden harcadık. Çektiğimiz zahmet, grup sayımızın bu aşamalarda sürekli olarak aşağılara düşmesi de bizi yıldırmadı ve sekiz kişilik uyumlu ve eğlenceli bir grupla Elbrus Zirve Çıkışını başarı ile gerçekleştirdik.

1 Ağustos 2016 gecesi başlayan yolculuğumuz, 9 Ağustos sabahı son buldu. Geçen yılki Elbrus tırmanışımıza göre oldukça zor bir faaliyet oldu. Geçen yıl tırmanış sırasında bir tane bile fenalaşan kişi görmezken bu yıl onlarca kusan dağcı, fenalaşarak arkadaşlarının koltuğuna girerek dönmeye çalışanlar, arkadaşıyla donmamak için nöbetleşe uyuyanlar, emekleyerek zirveye ulaşmaya çalışanlar… Çok şey gördük. Bu yıl havadaki basınçta bir değişiklik vardı muhtemelen. Hepimizin yüzünde, kulaklarında, burunlarında soğuk yanıkları oluştu. Bunu da geçen yılki ekspedisyonda yaşamamıştık.

Rusya ile ilgili birkaç söz etmenin de tam yeri. Etin kilosu 6 TL, lpg’nin 4 litresi 1 dolar, alkol neredeyse bedava… İnsanlar, az para ile mutlu olmayı biliyorlar. Elbrus Dağı çevresinde Türkleri sevgi ve muhabbetle karşılıyorlar. Türk olduğumuzu anlayınca para almak istemeyen bakkal kadını mı sorarsınız, seneye gelince bizim evde kalın, otele gitmeyin diyeni mi… Yalnız bu ilgiyi büyük şehirlerde, özellikle de Türklerin yanlış tanıtıldığı şehirlerde beklemeyin.

Rusya’da içtiğiniz sudan hiç hazzetmeyeceksiniz. Çünkü sularının neredeyse tamamı mineralli su. Çoğu da hem mineralli hem asitli… Sadece “bon aqua” adlı bir su markaları var, bizim suların tadına benzeyen.

Çeget Köyü’ne Tırnaul kentinden giderken, yolda asfalt çalışması vardı. Asfaltın 10 cm kadar altına tel yerleştirildiğini gördük. Bu teller 5 cm kare şeklinde örülmüş ve asfaltın her yerine yerleştiriliyordu. Şoförümüze bu tellerin ne olduğunu sorduk ve ısıtıcı olduğunu söyledi. Kışın kar kürümek, greyderler, bir yeri açarken diğer yerin kapanması, daha fazla greyder alımı, greyder kürüdükten sonra kalan karların buzlanmaya neden olması, ya da yolun kenarına yığılan karların eriyerek buzlanmaya neden olması gibi birçok sorunu kökten sildikleri için Ruslara hayranlık duyduk. Yılda 10 gün kullanılmak üzere bir sürü iş makinesi alıp yığmak yerine, sadece bir düğme marifetiyle bu işleri kolaylamak ne kadar da mantıklı. Hatta yolların muhtelif yerlerine konulacak kar sensörleri bile bu ısıtıcıların kolaylıkla çalışmasını sağlayacaktır.

Etkinlik bitiminde Çeget Köyü’nde Edelveys pansiyonda bir gün kaldık. Bu otel bir Balkar Türk’ü olan Zuhra’nın ailesi ile birlikte işlettiği hem lokanta hem de oteldir. Kahvaltısı, et çorbası muhteşem. Dağdan sonra sıcacık bir duş ve yumuşak bir yatak çok dinlendirici oluyor. Bu otelin sahipleri tam anlamıyla bir Türksever. Tıpkı Garabaşi’de barellerinde konakladığımız Buzciğit (Buzyiğit) ve Hakim abi gibi.

Bu bölgede Türkiye’den gelenlere “Türklü” deniyor. Gittiğiniz zaman şaşırmayınız. Üniversitedeyken hocam anlatmıştı: “Türklerin yaşadığı bölgelere bir gün giderseniz, orada ‘Ben Türklü hocanın kızıyım, oğluyum, torunuyum.’ gibi sözler duyarsanız, bilin ki, onlar 2. Abdülhamit’in o bölgelere gönderdikleri imamların efradıdır.” Türklü lafını ilk kez orada duymuştum. Bölgedeki yer adlarının çoğu da Türkçe: Adır-su, Tegenekli (Değenekli, Değnekli, Deynekli), Terskol, Elbrus’un karşısındaki dağın adı Tanguzorun(Donguz, Domuzorun yani domuzyeri) … ve Mingitav(Mingi-bengü:ölümsüz; tav:dağ)

Gelelim dağ tırmanışı sonrasında 10 saatlik mesafedeki Krasnodar gezimize. Güney Rusya’nın ve Kuban bölgesinin başkenti. Gezmekle bitiremeyeceğiniz çok güzel bir şehir. Tarihi ve Baltık tarzı binaları ile, Rusya’ya özgü meydanları ile çok güzel bir kent. Tiyatro Meydanını (Teatraya Ploşad) ve Kızıl Meydan’ı görmeden zaten gitmezsiniz(Krasnıy Ploşad) ama eğer bir gün yolunuz Krasnodar’a düşerse zamanı iyi ayarlayıp bu tarihi cuma, cumartesi ve pazar günlerine denk getirin. Kırmızı Cadde (Krasnıy Ulitsa) bu üç gün trafiğe kapatılıyor ve türlü gösteriler ve sokak konserleri boy gösteriyor. Renkli, ışıl ışıl bir cadde. Biz bu kentte büyülendik.

Kurduğum dostlukları pekiştirerek geri döndüğüm için çok mutluyum. Ben artık o insanları özlerim. 2017’de bir kez daha Elbrus neden olmasın…

Aklıma geldikçe bu yazımı uzatacağım.

Katılan değerli arkadaşlarıma, edindiğimiz yeni dostluklar için çok teşekkür ederim.

Vahap Ağirtaş‘a
Birol çakıroğlu‘na
Yücel Yücetaş‘a
Abdurrahman Eğilmez‘e
T Fikret Yurt‘a
Reşat Aktaş‘a
Gültekin Uğuzeş‘e çok teşekkürler…

Videolar için linki tıklayınız.

1. Bölüm:

2. Bölüm:

 

2015 Elbrus çıkışım: Tek Bölüm:

Mehmet GÜLTEKİN

Gezgin