11049560_10153410566236306_5066690700687049257_n

Arkamda Telendos adası, tırmanmak…

11695778_10153406572066306_3926706277364856345_n

Odamızın balkonu Telendos Adasına bakıyor…

11707642_10153406570676306_3847045455925999359_n

Yunan birası ve meze…

16-19 Temmuz 2016 3 gece 4 gün Yunan Adaları Turu ve Kaya Tırmanışı.

Kalymnos adasında her 5 kişi için bir araba kira bedeli, Kalymnos’ta 2, Kos’ta 1 gece otel konaklama, Turgutreis-Kalymnos, Kalymnos-Kos, Kos-Turgutreis feribot geçişleri dahil 4 günlük fiyat 175 AVRO’dur.

İsteyenler, 2 avroya Telendos adasına, 12 avroya Leros adasına da gidip gelebilir. Kos’u zaten göreceğimiz için, 4 Yunan adasını görmüş olacaksınız.

  1. IMG_9367GÜN: Sabah 11.00’de Kalymnos’ta olacağız. Kalymnos adasının Pothia kentinde buluşma. Kiralanmış araçlarımızla Mousouri Köyü’ndeki otelimize hareket.  Otele yerleşme. Öğle yemeği. Araçlarımızla ada turu. Güzel koylarda denize girme. Akşam yemeği. Adanın başkenti Pothia’da akşam gezisi.

new-bg2. GÜN: Sabah 11.00’e kadar kahvaltı, hazırlık. Kaya tırmanışı için Mausouri Köyü’nün meşhur sarkıtlı kaya rotalarına gideceğiz. Burası mağara olduğu için sadece güneş batarken güneş görür ve sadece o saatte sıcak olur. On binlerce rota var. Birçoğunu deneme şansımız olacak. Kaya Tırmanışı mecburi değildir. İsteyenler denizin ve Yunan kültürünün tadını çıkarabilirler. Kaya tırmanışından sonra komple ada turu yapacağız. Emporious sahili, Vathia ve cennet koyları gezeceğiz, denize gireceğiz

11666117_10153406571376306_2576372033041513215_n

El değmemiş Polionisos koyunda denize girmek…

11666086_10153406571956306_2636447728098960463_n

Emporios Koyunda denize girmek…

3. ve 4. GÜN: Feribotla Kos’a geçeceğiz. Otele yerleşme ve ertesi gün saat 17.00’ye kadar serbest zaman. Akşam saat 17.00’de Turgutreis’e dönüş.

İsteyenler programa katılmayıp hemen yakındaki Telendos adasına gidip dönebilir. Telendos çok küçük bir adadır. Bir gün orası için çok fazladır. Feribot 2 Euro’dur. Daha büyük bir ada olan Leros adalarına günübirlik gidip gelebilirsiniz. Toplamda 4 ada gezmiş olursunuz. Son gün Kos’ta kalacağımız için.

0-0-11698447_10153410567961306_2297153417183738187_n

Dünyanın tırmanış başkenti Kalymnos

11403487_10153410603251306_1718621899480915448_n

Karstik negatiflere tırmanma zevki…

11403447_10153411164051306_3783639375266036054_n

Mousouri’ye dönüş vakti…

Yunanistan’da yemek pahalı olduğundan Kalymnos’ta iken, otelin herkese açık mutfağını kullanacağız. Tabak, mangal, ocak vs. var. Bunları kullanabileceğiz. Kos’ta böyle bir imkanımız olmayacak. Orada Yunan yemeklerini tatma fırsatımız olacak.

İrtibat:

Mehmet Gültekin

+90 543 698 26 98

Styxdiablos@hotmail.com


08- 11 Temmuz 2016 tarihlerinde 3 gece kamplı 4 gün sürecek olan Toros Dağ Geçişi programı:

07 Temmuz Perşembe, Ramazan Bayramı’nın 3. günüdür. 08 Temmuz Cuma tatil yapılmıştır. Cumartesi-Pazar ile birlikte 3 gün resmi tatil, sadece pazartesiyi izin yaparak katılabilirsiniz.

Antik Çağlarda Side ve Alanya limanlarından Bozkır’a tuz yüklemeye gelen, gelirken de bölgeye gaz yağı taşıyan antik bir yoldur. Yolun adı Tuz Yolu’dur. O dönemlerde tuz en önemli şeydir. Buzdolabı olmadığı için insanlar kışlık yiyeceklerini tuzlayarak saklıyorlardı. Doğal olarak tuz, o dönemlerde en çok ihtiyaç duyulan malzemedir. Dolayısıyla yol, işlek bir yoldur. Güzergahımız Tuz Yolu’ndan geçerken Roma yolu olan Via Sebaste Yolu’ndan da geçmektedir.

2014-07-18-19001. GÜN: 13 km – 6 saat . Sabah 08.00’da Konya otogarında buluşma. Alışveriş ve kahvaltı için serbest zaman. Dere Mahallesi’ne hareket. Saat 11.00’de Dere, Dedi, Adıyaman, Çatalharman, Sarınç, Diklitaş yaylası yürüyüşüne başlanacak. Yürüyüş, patikalardan devam edecek. 20 dakikalık bir köy içi yürüyüşten sonra 5 km’lik ladin ormanlarının arasından pek de dikine olmayan bir patika bizi bekliyor olacak. Akşam, Diklitaş Yaylası’nda kamp.

2014-07-19-19542014-07-19-19082. GÜN: 16 km – 8.5 saat. Sabah 08.00’de hareket edilecek. Ağaçsız ancak manzaralı tepelerdeki, vadilerdeki patikalardan 7 km ilerleyerek Dipsiz Göl’e ulaşılacak. Dipsiz Gölde saat 13.30’a kadar kahvaltı ve yüzme molası verilecek. Saat 14.00’te Hocalı Yaylası’ndan pek de dikine olmayan antik Via Sebaste Yolu’nun döşeme taşlarına basarak ilerleyeceğiz. Bu arada Konya il sınırından çıkıp Antalya il sınırına girmiş olacağız. Bu vadi, antik yolu ile gerçekten görülmeye değer. Vadinin bitiminde Sultan Muğarı Yaylası’na ulaşacağız. Buz gibi sularında serinleyeceğiz. Buradan dikine bir çıkışla, Toroslarda 2014-07-19-1949araçların ulaşabildiği en yüksek nokta olan 2400’lük zirveye ulaşacağız. Bu boyundan dikine bir inişle Boğazyurt Yaylası’na varacağız. Boğazyurt Yaylası’nda kamp.

3. GÜN: 29 km – 13 saat. Yürüyüşün en zor günü. Sabah 06.00’da yürüyüşe başlayacağız. Çimi Köyü’ne kadar araç girecek, yardım ulaştırılabilecek bir yol, bir yerleşim yoktur. Torosların geçit vermeyen,kayalık vadilerinden ve sırtlarından ilerleyerek 2700 rakımlı bir boyundan toplamda 29 km yürüyerek Akseki’nin Çimi Köyü’ne varacağız. Çimi’de kamp. Bu günkü yürüyüşte herkes yanına 4 litre su, 3 öyünlük kumanya alacak. Bu günkü yürüyüş, ağaçsız Toros zirvelerinde olacaktır.11035307_10153560961477042_4905252856034855579_n

2014-07-18-1899

4. GÜN: Çimi, Hüsamettin, Belenalan, Sarıhacılar, Akseki yürüyüşü ile geçişimizi sonlandıracağız. Bu günkü yürüyüşün büyük bölümü antik, taş döşeli Via Sebaste Yolu’ndan olacaktır.

 

Katılımcı Listesi:

1. Mehmet Gültekin – Bodrum

2. Vahap Ağırtaş – Kuşadası

3. Serpil Poyraz – Marmaris

4. Mehmet Fıçı – Antalya

5. Gülşen Seven – İstanbul

6. Serap Ayanoğlu – Konya

7. Selim Sağdıç – Ankara

8. Angelika Kalabay – Marmaris

9. Aygün Günay – Marmaris

10. Atilla Hanifi Avcıoğlu – Mersin

11. Saygın Saner – Balıkesir

12. Serdar Ergelen – Balıkesir

13. Tamer Aydın – Fethiye

14. Işıl Sözer – Kuşadası

15. Ülkü Demir – İstanbul

16. M. Naci Çezik – Alanya

17. Nermin Çalış – Fethiye

18. Hasan Hüseyin Karabağ – İstanbul

19. İfakat Arat – Bursa

20. Muharrem Şeker – Balıkesir

21. Onur Çelik – Kocaeli

22. Özhan Geçeli – İzmir

 

İrtibat: Mehmet GÜLTEKİN

     + 90 543 698 2 698

                                                                             styxdiablos@hotmail.com

 

11960216_10153567961066306_3057111507236573766_n

Katılım ücreti 400 dolardır. Bu bir tur organizasyonu değildir. Dağcılık faaliyetidir. Buluşma yeri Krasnodar Havaalanı.

Ücrete dahil olanlar: Havaalanından başlayıp zirveyi yapıp Terskol köyüne inene kadar geçecek tüm konaklama, kahvaltı ve yemekler, Krasnodar’dan Azau’ya kadar olan gidiş. Dağa kumanya ve çadır götürmeyeceğiz. 3800 kampında da 3 öyün yemek ve barelde konaklama. Kişi başı 70 dolar olan snow-treklerle 4700’e çıkış, her 3 kişi için alınması zorunlu bölge rehberinin masrafı, teleferik ücretleri, Krasnodar’daki 3 gece konaklama. (Sizin masrafınız, zirveden indikten sonra geriye  kalan 3 veya 4 gün sadece yeme içme parası ve Çeget Köyü’nden Krasnodar’a dönüş minibüs parası) Rusya da yemek ve içmek çok ucuz.

  1. Gün: Buluşma yeri ve tarihi: 01 Ağustos Pazartesi sabahı (gece 02.00 suları) Rusya’nın Krasnodar havaalanı. Buradan tahmini 8-10 saatlik bir yolculukla Çeget, Terskol ve Azau köylerine varış. Son hazırlıklarımızı burada tamamladıktan sonra peş peşe 3 farklı teleferikle 3800 kampına çıkış. Yerleşme.11898584_10153567962106306_3185954606170887111_n
  1. Gün: 02 Ağustos Salı . Aklimatizasyon yürüyüşü. 4700’e kadar çıkış, orada zaman geçirme ve iniş. (Hava durumuna bağlı olarak aynı günün gecesi yani Çarşamba sabahı -hava raporları ışığında- ilk zirve denemesi. Bu deneme başarısız olursa bir gün sonra gece saat 03.00’te zirveye hareket. Zirveden dönüş ve Krasnodar’a hareket.
  2. Gün: (Zirve yapılamadığı takdirde) 3 Ağustos Çarşamba. Dinlenme ile geçecek ve Perşembe sabahı saat 03.00’da zirveye hareket edilecektir. Aynı gün Krasnodar’a hareket. Yukarıda açıkladığım gibi hava Perşembe günü bozuk görünecek olursa Çarşamba günü zirve çıkışı yapılacaktır. Zirve gününe bölge rehberleri ile karar verilecektir. Tüm dağlar gibi burada da zirve yapma garantisi yoktur.

11899855_10153567963026306_300728744809486152_n11933413_10153567971901306_8079177768884562538_nBölgenin dağ rehberleri ve ben zirve yapmasının sakıncalı olacağını düşündüğümüz kişileri, geri döndürebilir, veya tırmanışa başlatmayabiliriz, yahut zirve tırmanışını gerçekleştirmemize izin vermeyebiliriz.

4.5.6.7.8. GÜN: Zirve tarihimize göre en geç Cuma günü akşamı Krasnodar’da otele yerleşme. 9 Ağustos’a kadar Krasnodar’da serbest zaman.

UYARI: Tırmanış ve dağ malzemeleri olmayanlar, Terskol Köyü’nden her türlü malzemeyi kiralayabilirler.(Kaz tüyü mont, krampon, plastik bot…) Ben bot, krampon gibi ağır malzeme götürmeyi düşünmüyorum. Oradan kiralayacağım.

UYARI: 5065 rakıma kadar snowtrekler ve kar motorları ulaşabilmektedir. Dağda fenalaşanları bu rakımdan bu araçlar aşağıya indirmektedir. Bu gibi bir durum yaşamanız durumunda kar motorları hızlı bir şekilde sizleri anakampa indireceklerdir. Bu kar motorlarının masrafı 100 dolardır. Bu konuda da tedarikli olmanız bence önemlidir. Yılda 15-30 dağcının Elbrus’ta hayatını kaybettiğini düşünürsek bu durum önemlidir.

UYARI: Bu sitedeki Elbrus tırmanış raporumu okumanız ve youtube’deki Elbrus videomu izlemenizi öneririm.

Etkinliği sayfalarınızda paylaşırsanız memnun olurum.

Katılımcılardan alınacak kapora, her ne mazeretle olursa olsun vazgeçilmesi durumunda yanar, geri ödenmez.

Gidiş-dönüş uçuş ücretleri kişinin kendisine aittir. Bu konu ile ilgili olarak benimle irtibat kurunuz.

                    Katılımcılar:

  1. Mehmet GÜLTEKİN – Bodrum Kapora alındı. – Vize çıktı.
  2. Vahap AĞIRTAŞ – Kuşadası – Vize çıktı. Kapora alındı.
  3. Fikret YURT – Bodrum – Kapora alındı. – Vize çıktı.
  4. Abdurrahman EĞİLMEZ – Bodrum – Vize beklemede.
  5. Reşat AKTAŞ – Antalya – Kapora alındı.
  6. Yücel YÜCETAŞ – Ankara – Kapora alındı, vize çıktı.
  7. Gültekin UĞUZEŞ – Uşak – vize çıktı.
  8. Birol ÇAKIROĞLU – İstanbul – Vize çıktı

 

 

                                    İrtibat: Mehmet GÜLTEKİN

                                         +90   543 698 2 698

                                     styxdiablos@hotmail.com

 

10418195_10152492622526306_2775716072124681701_n6 Temmuz, 08:00 – 9 Temmuz, 19:00
ŞENLİĞİN HEDEF KİTLESİ DOĞA SPORCULARIDIR.
KATILIM ŞARTLARI

MALZEMELER:
Çadır, tulum, mat, profesyonel sırt çantası, trekking botu, uzun kollu termal giysi,tepe lambası, güneş kremi,şapka,baton, kuru meyve, matara(su kabı) eksik olmamalıdır. Bu malzemeleri eksik olanlar etkinliğe katılmamalıdır.

DOĞA SPORCUSU OLMAYANLAR, LÜTFEN ETKİNLİĞİMİZİ SAYFALARINDA PAYLAŞMASINLAR! HEDEF KİTLE DOĞA SPORCULARIDIR!

Etkinliğe günlük yürüyüşlerle hafif idman yaparak gelmeniz önerilir.

971843_10151702246391306_11559369_n - KopyaYÜRÜYECEĞİMİZ 4 FARKLI ANTİK VİA SEBASTE PARKURUNDAN 3 TANESİ KEŞİF YÜRÜYÜŞLERİMİZ DIŞINDA İLK DEFA YÜRÜNECEKTİR.

1.GÜN(06 TEMMUZ)
06 Temmuz 2013 Cumartesi sabahı saat 08.00’da Seydişehir otogarında buluşulacak ve buradan araçlarla Akseki’ye hareket edilecektir. Akseki Belediyesi önünde araçlardan inilerek sırt çantalarımızla Hükümet Konağına kadar kortej yürüyüşü yapılacak ve konağın önünde Mustafa Kemal ve tüm Türk şehitleri için saygı duruşunda bulunulacak ve İstiklal Marşı okunacak. Kamp yerine gidilerek çadırlar kurulacak ve malzemeler buraya bırakılacak. Küçük çantalarımızı yanımıza alarak, Akseki’den sabah 11.00’da Via Sebaste Antik yol yürüyüşüne başlanacak. Akseki-Sarıhacılar-Belenilvat-Büyükilvat-Nohutçukuru-Arap Sivrisi- Çiğ Devrenti parkuru yürünecek.
Saat 19.00’da Akseki’ye kamp yerine dönülecek.

564437_10151531437426306_451580612_n - Kopya2.GÜN(7 Temmuz)
Zirve tırmanışı günü. Bu etkinliği yaş, yorgunluk, irtifa gibi sorunlardan dolayı yapmak istemeyenler bu günü yaylada ya da Akseki içinde geçirebilir. Sabah 07.00 kalkış. Hazırlık. Kahvaltı. Küçük çantalarımızla ve araçlarımızla Çimi Yaylasına hareket. 1800 rakımdan 2800’lük zirveye hareket. Akdağ zirveye zirve defteri tarafımızdan bu tırmanışta konacaktır. Bol manzaralı, muhteşem bir yürüyüş olacak. Bu defteri ilk imzalayanlar bizler olacağız. Akşam 08.00’da zirveden dönüş ve Akseki’deki kamp yerimize araçlarımızla hareket. Saat 22.00 kesin sessizlik.

3.GÜN(08 Temmuz)
Emiraşık Köyü-Gödene parkuru yürünecek. Gödene’den araçlarımızla Çiğdevrenti’ne hareket edilecek. Çiğdevrenti-Erenyaka Köyü- Devrent Boğazı – Murtiçi parkuru yürünecek. Akşam 07.30’da Murtiçi’nden araçlarımızla Akseki’ye kamp yerimize dönüş. Serbest zaman. Kesin sessizlik 23.00.

549846_10151492650586306_767395919_n - Kopya4.GÜN(09 Temmuz)
Sabah 07.00’da kalkış. Hazırlık.Kamp malzemelerinin toplanması.Burada küçük çantalar ayrıyeten hazırlanacak.Araçlarla Büyükilvat Köyüne hareket.Büyükilvat-Dedire-Gravanda-Sülles-PApazın Tepesi-Çallulu – Sarp Kanyonu – İnişdibi parkurlarının yürünmesi. Sarp Kanyonu’nda buz gibi suda yüzme. İnişdibi Köyü’nde etkinlik sonu.

Raftinge katılacak olanlar araçlarla Köprülü Kanyona hareket. Etkinliği bitirmek isteyenler hazır bulunan araçlarla Seydişehir otogarına hareket edecek ve etkinlik bitirilecektir. Raftinge gidenler Köprülü Kanyonda o gece kamp kuracaklar ertesi gün rafting yapacaklardır.

Tüm katılımcılara Via Sebaste – Homanada Parkurları adlı Mehmet GÜLTEKİN’e ait kitap hediye edilecektir.

İrtibat:
Mehmet GÜLTEKİN (Bodrum): 543 698 2 698
Özgür AYDOĞAN (Selçuk): 542 5845387

Rehberler gerekli gördükleri durumlarda programda değişiklik yapabilirler.

196645_10151112864741306_1367517279_nEtkinliğe katılanlar lütfen beni arkadaş olarak eklesin. Katılımcıların telefonla katılımlarını teyit etmeleri gerekmektedir.
Şenliğe katılacağı kesinleşenler aşağıdadır. Adları geçmeyenler henüz bize ulaşmamışlardır.

1. ZİRVE DAĞCILIK VE DOĞA SPORLARI KULÜBÜ SELÇUK ŞUBESİ (İZMİR)
2. KOCAELİ DAĞCILIK VE DOĞA SPORLARI (KOCAELİ)

3. LİKYA’NIN DAĞLARI – (ANTALYA)
4. TÜRK DOĞA SPORLARI KULÜBÜ
5. KEŞİF RUHU – (ANKARA)

8577_10151645653271306_1289774291_n6. KARDOF-KARAMAN DOĞA SPORLARI FOTOĞRAF GENÇLİK SPOR KULÜBÜ (KARDOF)
7. KARTAL DAĞCILIK KULÜBÜ (İSTANBUL)

8. ZİRVE DAĞCILIK GRESUN TEMSİLCİLİĞİ – (GİRESUN)
9. TURDAK – TURGUTLU DAĞCILIK VE DOĞA SPORLARI KULÜBÜ
10. ANADAK (ANADOLU DAĞCILIK VE DOĞA SPORLARI KULÜBÜ) – İSTANBUL

11. DİPİ DAĞCILIK – KAYSERİ
12. BODOSK – (BODRUM DOĞA SPORLARI VE DAĞCILIK KULÜBÜ)

Abdülcelil GÖK – İSTANBUL

Adnan TAŞÇI – KONYA

Ahmet AKSU – AYDIN (ZİRVE)

Ahmet VAR – KOCAELİ (K’D)

Ali BAYRAKTAR – BALIKESİR (K’D)

Ali BAYRAM – KONYA
Ali Çavdar (HUNTERALİ) – ANKARA (KEŞİF RUHU)

Ali KARADENİZ – KAYSERİ
Ali SAYAR – KOCAELİ (K’D)
Ali ŞİRİNEL – LUHANSK

Aliye MERAL – ANKARA (KEŞİF RUHU)

Alper ALTUNDAĞ – KONYA
Alper Nevzat KIZILTAN – İSTANBUL
Anıl TAŞDEMİR – KOCAELİ
Argun BAYDAN – KOCAELİ (K’D)

Arzu COŞKUN – ANTALYA (LİKYA’NIN DAĞLARI)
Ayşegül ÇAKIR ÇOLAK – KONYA (KONDAK)
Barış BALYER – KOCAELİ (K’D)
Betül TARIMAN – ANTALYA

Burak CAN – KONYA

Bülent DİNÇER – ISPARTA (ISTUDAK)

Bülent URAL – İZMİR (ZİRVE DAĞCILIK)

Celal GENÇ – SAMSUN
Celalettin ÖLGÜM – TURGUTLU (TURDAK)

Cemil KARAKUŞ – KONYA

Cengizhan GÜNDOĞDU – KONYA

Cesarettin ACAR – ANKARA (ANATOLYA DAĞCILIK)
Çağrı ÖZBEK – BODRUM (BODOSK)
Damla KARAKUŞ – KONYA

Engin ŞAHİNDAŞ – İSTANBUL (K’D)

Erdoğan UZUN – KOCAELİ (K’D)
Ertuğrul SAPMA – KONYA
Ezgi UMUT – İSTANBUL

Fatih NARİN – BODRUM

Fedai ERKOCAOĞLU – KARAMAN (KARDOF)

Filiz AKYÜREK – ANKARA (KEŞİF RUHU)

Hadi GÜLER – İSTANBUL (ANADAK)
Hale DELİKANLI – KOCAELİ (K’D)
Hale TAŞKAYA – İSTANBUL (TDF)
Hasan Hüseyin KARABAĞ – İSTANBUL
Hatice COŞKUN – KOCAELİ (K’D)
Hatice KARAGÖZ ERŞEN – ANKARA (ANKARA MASTER)

Havva ERŞAHİN – ANKARA

Hülya GÜMÜŞPALA – İSTANBUL (ANADAK)
Hüseyin KÖKSAL – ANKARA

Hüseyin SAVAŞ – MANİSA -(TURDAK)
Hüseyin UYKUN – ANKARA

Hüseyin ÜLKER – TURGUTLU (TURDAK)
İbrahim GÜNDEM – KONYA

İhsan ALBOĞA – ANKARA – TEMPO-TUR

İrfan ÇAKIR – KONYA (ÇALI GRUBU)
Kadriye ERENTÖZ – ANKARA
M
Emin ÇİMEN – KONYA – (KONDAK)
Mecit ALBAYRAK – KOCAELİ (K’D)
Mehmet AÇIKGÖZ – MANİSA – (TURDAK)
Mehmet Ali EREN – KONYA (KONDAK)

Mehmet GÜLTEKİN – BODRUM (ZİRVE)
Melek YAYA – KONYA (KONDAK)
Meliha KAYA – KAYSERİ – (DİPİ DAĞCILIK)
Meltem KODAL – ANTALYA (LİKYA’NIN DAĞLARI)

Mete GÜNYOL – İSTANBUL

Metin ÇAMDERELi
Metin ÖZ – ANKARA (TDF)

Muharrem ŞEKER – BALIKESİR (BALDAK)

Mustafa. SOYLU – İSTANBUL (K’D)

Naci ERDEM – KOCAELİ (K’D)
Naci ERDEM – KOCAELİ (K’D)
Nazan ŞAHİNDAŞ – İSTANBUL (K’D)

Necla ÇİFTÇİ – İSTANBUL (K’D)

Nermin ÇALIŞ – FETHİYE (ZİRVE DAĞCILIK)

Nesrin CANSEVER – KOCAELİ (K’D)
Neşe ACAR – ANKARA
Nihal YENİLMEZ – ANKARA (ZİRVE DAĞCILIK)

Nilgün BIYIK – KONYA (KONDAK)

Nurcan ÖZDEMİR – ANKARA (KEŞİF RUHU)

Nurhan GÖBEKLİ – İZMİR (ZİRVE DAĞCILIK)
Nurhayat VAROL – ANTALYA

Nursel KARAKOÇ – ANKARA (ZİRVE DAĞCILIK
)
Oktay GÜNEŞ – ANKARA

Oktay ÖNEN – MANİSA (ANEMON TREKKİNG)

Onur UYAR – EREĞLİ (ERDAK)

Osman ÜMMET – ANKARA (KEŞİF RUHU)

Ömer Faruk GÜLŞEN – ANTALYA (LİKYA’NIN DAĞLARI)
Özgür AYDOĞAN – SELÇUK (ZİRVE)
Ronald KIRCHHOFF – ABD
Saime TÜFEKÇİ – DENİZLİ (PAÜ DAĞCILIK)

Salih ÇEVİK – KONYA

Sarah Isabelle WRENCH – Santa Barbara, California, USA

Saygın SANER –
Selahattin ÖZÇELİK – KONYA
Selma DEMİR – ANKARA (ANKARA MASTER – ADIM ADIM ANKARA)
Sema BAŞESKİCİ – İZMİR (ZİRVE DAĞCILIK)
Semih VAROL – ERZİNCAN
Senem KARAGÜLLE – KOCAELİ (K’D)

Serhat SARIBOĞA – KONYA

Sinan SEZGİN – KARTAL (KARDAK)
Sultan KOÇ – BURSA (BURSA DOĞADER DAĞCILIK)

Süleyman EGE – KONYA

Şafak ÇAKIR – KONYA (ÇALI GRUBU)

Şebnem ÇIĞ – İZMİR

Şükran ÖZLÜK – ANTALYA (LİKYA’NIN DAĞLARI)

Timuçin YUSUMUT – İSTANBUL (ANADAK)

Timur GÜR – TURGUTLU (TURDAK)

Tuncay ERYILMAZ – İZMİR (ZİRVE)
Türksan KARATEKİN – ANKARA (KEŞİF RUHU)
Uğur BALCI – BODRUM
Ümit ŞIRACI – DENİZLİ (DOSEV)
Vahap AĞIRTAŞ – KUŞADASI (ZİRVE DAĞCILIK)
Yağmur ÇELİK – İSTANBUL
Yağmur KARAKUŞ – KONYA

Yavuz İZCİ – BÜNYAN (BÜNYAN DOSTLARI)
Yavuz KARA(2)
Yıldız ÇAVDAR – ANKARA (KEŞİF RUHU)

Yusuf ÇELİK – DENİZLİ (ZİRVE DAĞCILIK)
Zeki OĞUZ – KONYA (ÇALI GRUBU)
Ziya HATİP – ANKARA – (ZİRVE DAĞCILIK)

401845_10151559234851306_1694795535_nDoğa sporları ve dağcılıkla uğraşan ve Zirve Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü üyesi olan Mehmet GÜLTEKİN tarafından yürütülen “Via Sebaste Antik Yol Keşfi”nin büyük bir kısmı geçtiğimiz günlerde tamamlanmıştır. Keşif çalışmalarından diğer doğa sporcularını haberdar eden Mehmet GÜLTEKİN, onların ısrarlarına dayanamayıp “Antik Yolda İlk Yürüyüş” adlı etkinliğini yaptı. 25 Ağustos 2012 sabahı, iki araçla Akseki’ye gelen doğa sporcuları, ilçemiz sokaklarında gezmiş, fotoğraflar çekmiş ve ilçemizin nefis yemeklerinin tadına varmıştır.

Mehmet GÜLTEKİN, “Via Sebaste Antik Yol Keşfi”nin büyük kısmını bitirmiştir. Bahsi geçen arkadaşımızın bu yolda yapmış olduğu ilk yürüyüş etkinliğine çoğunluğu Ankara, Konya, İzmir ve diğer şehirlerden toplam 37 kişi katılmıştır. Ayrıca Mehmet GÜLTEKİN rehberliğinde antik yolda yürüyüşlere devam edilerek yolun tanıtımına devam edilecektir. 1-2 Eylül’de İzmir’den 50 kişi, Ankara’dan 10 doğa sporcusu ile yürüyüşler devam edecektir. 9-10 Eylül’de ise Antalya’dan bir grup ile Ankara’dan Keşif Ruhu grubunun katılımı ile antik yolun farklı parkurları yürünecektir. Kış sezonunda dinlenmeye terkedilecek olan antik yol, şimdiden tüm ülkede doğa sporcularınca duyulmuş ve heyecan uyandırmıştır. Havaların soğumasıyla tekrar yalnızlaşacak olan antik yolun, her geçen yıl daha çok yürüyüşçü ağırlayacağı kesin görünmektedir.

Tarihi öneme sahip 1. ANTİK YOLDA İLK YÜRÜYÜŞ etkinliğine katılanların adları aşağıda verilmiştir.

1. Mehmet GÜLTEKİN
2. Ömer Faruk GÜLŞEN
3. Mehmet Ali EREN
4. Ayten E. TEZCAN
5. Ayşegül Çakır ÇOLAK

6. Ferhat ÖZ
7. Erhan DAĞ
8. Adnan TAŞÇI
9. Ömer KANKAYA
10. Bekir VURAL
11. Çağlar AYDIN
12. Ali BAYRAM
13. Metin ÖZ
14. Cengizhan GÜNDOĞDU
15. Melek YAYA
16. Hüseyin KÖKSAL535851_10151507552831306_1020104875_n
17. Serdar BENGİ
18. Mefkure ŞAKİROĞLU-1
19. Mefkure ŞAKİROĞLU-2

ZİRVE DAĞCILIK VE DOĞA SPORLARI KULÜBÜ ANKARA ŞUBESİ

21. Sinan SOYTUTAN
22. Gülçin SOYTUTAN
23. Ufuk KIVRAK
24. Nihal YENİLMEZ
25. Nursel KARAKOÇ
26. Zübeyde KARAKOÇ
27. Ayşegül MENDİ
28. Veysi TATLI
29. Birgül HAMİOĞLU
30. Zahide KORKUT

31. Mihriban TAĞ
32. Yıldız ERKMEN
33. Turan Cihan DABAKOĞLU
34. Müfit AKKAYA

25 Ağustos 2012 tarihinde sabah saa532893_10151507559771306_1583933482_nt 08.30’da Seydişehir otogarında başlayan tanışmadan sonra hoş sohbetler eşliğinde araçlara geçildi. Rehber ve keşifçi Mehmet GÜLTEKİN tarafından, katılımcıların, Suğla Gölü(Trogitis) üzerindeki döşeme yol parçalarının ve Homonadların ilk yaşama alanlarının gösterilmesi ve küçük bir brifingten sonra Homonadların gizlenme ve yaşam yeri olan Tınaztepe Mağarasına geçildi. Türkiye’nin birinci dünyanın üçüncü en uzun mağarası olan ve bir tabiat harikası olan Tınaztepe mağarasının iki km’ye yakını yüründü.

Mağaradan hareketle Akseki’ye geçildi. Akseki’de iki saatlik serbest zaman geçirilerek son hazırlıklar tamamlandı, yemekler yenildi, eksikler tamamlandı. Haberimizin geri kalanını kâşif ve rehber Mehmet GÜLTEKİN’den dinliyoruz:

İlk gün saat 14.30’da Akseki’den başlayan yürüyüş, Sarıhacılar Köyü, Belenalan Köyü, Bucakalan Köyü, Nohutçukuru Mevkii, Arap Sivrisi Dağı’ndan devam ederek Alaçeşme Köyünün altında Çiğdevrenti mevkisinde son buldu. Yürüyüşümüze ilgi yoğundu. Antik yolun büyük oranda bozulmadan kaldığı birinci ve ikinci parkurlarını böylelikle yürümüş olduk. İlk günkü yürüyüşümüzün son bir saati tepe lambaları ile gece yürüyüşü şeklinde yapıldı. Dik ve yer yer çalılık bir parkurdan 2 km kadar yürünerek toplam 15 km ile tamamlanmış oldu.

İkinci gün, Saat 08.30’da Bucakalan Köyünden çıkıldı. Keşif sırasında bizi en çok uğraştıran yerlerden biri olan Erkele platosundan geçilerek Dikmen Köyünün göründüğü Dolayyüzü mevkiine gelindi. Toplam iki saatlik bir yürüyüşle Bucakalan’dan Dikmen Köyü’ne varıldı. Hava çok sıcaktı. Burada uzunca bir dinlenme ve buz gibi kuyu suyu ile ıslanarak serinlendikten sonra Sadıklar istikametine devam edildi. Yine antik yoldan devam eden yolculuğumuz çok sıcak bir havada devam etti. Ter içindeydik. Kargasekmez mevkiinden geçerek 150 metrelik bir tırmanışla Kireçkuyusu mevkiini gören doruğa ulaştık. Bu doruk, Antik Yolun hiç bozulmadan kaldığı insanı binlerce yıl ötesine götüren bir yerdi. Buradan Kireçkuyusu mevkiine doğru inişe geçtik ve çok eski bir kireç kuyusunun yanında mola verdik. Bu noktada yol iyice dikleşiyor, diz kapaklarımız sinyal vermeye başlıyor. Toplamda 10 km’lik bir yürüyüşle ikinci gün faaliyetini saat 13.35’te bitiriyoruz. Buradan itibaren 1400 metrelik asfalt yoldan ilerleyerek Sadıklara varıyoruz. Sadıklarda Orhan Akseki Bey’in özel müzesini geziyoruz. Müze çok ilginç. Antika silah, savaş madalyaları, tarihi öneme sahip hediyelerle dolu kişisel bir müze.

Sadıklardan araçlarımıza binip 56 km ilerideki, İbradı-Ürünlü sınırları içinde bulunan bir408963_10151507556211306_607529516_n doğa harikası olan masalımsı Altınbeşik Mağarasına geçiyoruz. Bu mağara içine tekne ile girilen toplamda 2700 metresine girilmiş 3 katlı bir mağara ve her katında göl var. Bizler 1. bölümüne tekne ile girdik, mağara içinde tekne turu yaptık. İçerisi masalımsı idi. Doğal, köprüsü, sarkıtları, dikitleri ve masmavi suyu ile gerçekten kendimizi masalımsı bir film platosunda hissettik.

Altınbeşik Mağarasından sonra araçlarımıza bindik ve tatlı anılar eşliğinde, hoş sohbetlerle dönüş yolculuğuna başladık.

Bilindiği gibi keşif çok zor bir iştir, yorucudur, masraflıdır. Ulaşım, barınma, araç-gereç, boya, teknik malzeme… büyük bir yekun tutuyor. Bu nedenle sponsorsuz keşif işlemlerini yürütmek biz gönüllü kâşifler için büyük bir sorun oluyor.

Şimdiden belirtmeliyim ki, bu yol, Likya Yolu’na alternatif olacak bir trekking rotası olacağını şimdiden kesinleştirmiştir.

____________________
Mehmet Gültekin tarafından yazıldı.

543674_10150944077346306_812218529_n - Kopya1. GÜN:
21 Nisan sabahı, saat 08.00’da Kaştan 3. Lukka Yolu yolcuları olarak hareket ettik. Sırt çantalarımız bir hayli ağırdı. Yiyeceklerimiz, çadırımız, tulumumuz, giyeceklerimiz, malzemelerimiz, her şeyimizi sırtımızda taşıyacaktık tam dört gün. Kaş’tan doğu istikametinde yürümeye başladık. Henüz çok erken olduğu için Kaş’ta henüz her yer kapalı.

Yolumuz çok özel yerlerden geçecek, bunu biliyoruz. Özellikle Kekova bölgesi ülkemizin ve dünyanın tüm özgün yanları ve sahip olduğu biyolojik zenginlikle en iyi korunmuş kıyılarından biri. Burası ülkemizde betonlaşmanın en az olduğu bölge. “Umarım, turizm canavarı burayı hiçbir zaman yağmalayamaz.”

Yol boyu sağımız deniz, solumuz güzel beyaz evler ve oteller ilerliyoruz. Bir köpek 548524_10150768191616306_43347630_n126370beliriyor yanımızda. Daha önceki tecrübelerimizden de hareketle, köpeklerin geri dönmesi için çabalıyoruz. Ama dönmüyorlar. Limanağzı’na doğru çok az asfalt, daha sonra traktör yolu ve en sonunda bir patikadan devam ediyoruz. Yer yer Kaş’ı karşıdan gören manzaralar eşliğinde yürüyoruz. Çalılıklar geçit vermiyor bazen. Kahvaltı molası için manzarası bol bir yer arıyoruz. Bir İsviçreli yürüyüşçü ile karşılaşıyoruz. Ayaküstü küçük bir sohbet… Devam ediyoruz. Kayalıklardan dikine inilen bir yerde Amerikalı kadın bir yürüyüşçü ile karşılaşıyoruz. “Purple House var 25 km ileride. Orada mutlaka konaklayın.” diyor. Daha sonra anlatacağım Purple House’ın (Mor Ev) Sıçak Koyu’nun, Aperlai’nin ve aramızdan iki yıl önce ayrılan sevgili Sitare Ağaoğlu’nun hikayesine bir giriş niteliğindeydi bu konuşma. Sohbet bir anda koyulaştı. 10 dakika falan geçmiş. Limanağzı koyunun yukarıdan görünüşü harika. Aşağıya inmeye başlıyoruz. Burada üç farklı güzellik bizleri bekliyormuş. İlki, iplere tutunarak geçtiğimiz yer, diğeri Hıdırellez Mağarası ve Seveda kaya mezarları. Üçü bir arada. Bir de Limanağzı’nın muhteşem güzelliğini eklersek dört ediyor.

292627_10150768246936306_576820722_n126363Limanağzı’na göçü atıyoruz. Kahvaltı molası. Az ilerimizde bir çadır var. Gece orada konaklamışlar belli ki. Onlar da kahvaltı yapıyor. Onlar bizden önce toparlanıyor ve yola koyuluyor. Beş dakika sonra biz de koydan ayrılıp, bizden öncekilerle aynı istikamette yürüyoruz. Ağaca bir şal takılmış. Önümüzden gidenlerin olmalı. Çok geçmeden arkalarından yetişiyoruz, şallarını veriyoruz. Koyu bir sohbet başlıyor. İstanbul’dan gelen üniversite öğrencileri Leman, Bade ve Semih ile sanki yıllardır tanışıyormuşuz da burada karşılaşmışız gibi, hiç yadsımıyoruz birbirimizi. Beraber yürümeye başlıyoruz. “Buradan Üçağız’a kadar su yok.” diyorlar. “Eyvah!” diyoruz. Hiç akıl edemedik. Yanımızda birer litre su, ya var ya da yok. Üçağız iki buçuk günlük mesafede. “Dur bakalım, paniklemeyelim.” diyoruz; ama Onur’la göz göze geliyoruz. Suyu daha az kullanmaya özen gösteriyoruz. Fakdere mevkiine geliyoruz üç buçuk saatlik yürüyüşle. Orada öğle yemeği molası veriyoruz. Yumurtalı kavurma yapıyoruz. Denize ilk kez 149723_10150768247971306_1524269642_n126361giriyoruz. Tarih 21 Nisan. Güneşleniyoruz ve yeni yol arkadaşlarımız çok yorgun olduklarından Boğazcık’a kadar otostopla gelip, oradan yürümeye devam etmek istediklerini söylüyorlar. İki saatlik uzun bir moladan sonra Onur’la birlikte tekrar yola koyuluyoruz. Az ilerideki bekçi evinden su istiyoruz. Bu bizi rahatlatıyor. Toprak bir araba yolundan tepeye kadar çıkıyoruz. Tepede, denizi tekrar gören yerde rotamız, stabilize yoldan çıkarak taşlık bir patikaya giriyor. Denize kadar iki kilometrelik, döne döne inilen bir parkurdan iniyoruz. Çok zaman alıyor burası. Yol, bazı yerlerde inanılmaz kötüleşiyor. Çantalarımız çalılara takılıyor. Kayalıklarda ayağının takılıp, o ağır çanta ile düşmeniz an meselesi. Dikkatlice yürüyoruz. Yolumuz denize çıkıyor. Şaşırıyoruz. Bir “U” dönüşü yaparak tekrar dikiliyoruz yokuş yukarı. Aynı toprak yola çıkıyor Lukka Yolu. Canımız sıkılıyor, keşke toprak yoldan hiç ayrılmasaymışız diyoruz.“Yol bitti mi, nedir?” Suyumuz bitmek üzere. Saat 17.00’yi geçti. Ayaklarımızın altı iyice acımaya başladı. Ayaklarımız su toplarsa yanarız. Devam ediyoruz. Birkaç kamp bölgesini geçiyoruz içimiz acıyarak. Kamp atamıyoruz; çünkü suyumuz yok. Boğazcık Köyü’ne en az beş km var daha ve patikalar çok yılankavi, yol bir türlü bitmiyor. Saatte bir buçuk, iki km yol yapıyoruz en fazla.

530040_10150768234561306_1113049905_n126366“Hadi bu gece susuz idare ettik diyelim, yarın da bulamazsak biteriz.” diyerek yürüyoruz.

Yolun denizden ayrılıp yamaca tırmandığı bir noktada tavanı yarım daire şeklinde çok eski bir yapı… Kuyuya benziyor. Suyu kontrol ediyoruz. Su bulanık ama kurtlanmamış. Seviniyoruz. Hava karardı kararacak. Oraya kampımızı atıyoruz. Fena yorgunuz. Ateşte bir şeyler pişirip karnımızı doyuruyoruz. Muhabbet edecek durumumuz yok. Gözler kapanıyor. Havanın kararmasıyla birlikte çadırlarımıza çekiliyoruz. Aşağıdan denizin sesi geliyor. Ninni niyetine dinliyorum. Gece ara ara yukarılardan kurt ulumaları geliyor kulağıma. Onları dinlemek çok zevkli. O gece çok uzun bir uykuya varıyoruz sıcacık tulumlarımızın içinde…

2.GÜN:
Uyandık. Etraftan topladığımız ada çayları ile kahvaltımızı yaptık. Hazırlandık falan derken saat 10.00’u bulmuş. Biraz yavaş davrandık. Bir km kadar yokuş bir patikadan tırmandıktan sonra çoban barakaları ile karşılaşıyoruz. Sularımız bitmişti. Etrafa sesleniyoruz ama ortalıklarda kimsecikler yok. Büyük bir varil ve önünde hayvanların su içmesi için bir tekne var. Vanayı çeviriyoruz buz gibi su akıyor.

149719_10150768149191306_329489505_n126360Şişelerimizi doldurduk. En az birer litre su içtik, vücudun su ihtiyacını karşılamak için ve suyumuzu mümkün olduğunca geç kullanmak için. Çoban köpeklerinin uzaktan havlamaları eşliğinde devam ediyoruz yolumuza. Az yukarıda toprak bir yola kavuşuyoruz. “Bizi bu su, hiç takviye yapmasak bile Üçağız’a atar.” diyerek devam ediyoruz. Yukarıda yine İsviçreli bir grup ve Türk rehberleri ile karşılaşıyoruz. Ayaküstü sohbet ediyoruz onlarla. Çantaları küçük, demek ki günübirlikçiler. Burada Lukka Yolu, stabilize yoldan bir patikaya ayrılıyor. Yine kayaların içine sarıyor patika. İşaretler karmakarışık. İstikamete paralel değil işaretler. Yol zaten yok. Kayalardan keçiler gibi hoplaya zıplaya yukarıya doğru çıktık. Bir kuyuda dinlenme molası verdik.

Boğazcık köyünden bir göçer abimiz yanımıza gelerek, hal hatır sordu, bizi mutlu etti. Küçük kızı geldi daha sonra yanımıza. “Merhaba” dedi. Çikilotalarımızı paylaştık onlarla. Vedalaşıp devam ettik. Toprak, gayet düzgün bir yoldan tempoyu artırarak yürüdük. Boğazcık köyünün girişindeki evin bahçesinden su takviyesi yaptık. Önceki gün denize girmiştik. Tuzumuzla bir gündür duruyoruz. Evin girişinde, hortumla kafamızı yıkadık, duş aldık. Bahçedeki marullara ve maydonozlara dayanamadık. Yola koyulduk. Az ileride asfalt yoldan çıkarak, Lukka Yolu tabelasından sağa döndük. Toprak bir traktör yolundan epeyce ilerledik.
Bu bölgede, Boğazcık’a 2 km kala ve Aperlai’den 2 km sonrasına kadar patikalar çok güzel. Çünkü bu yollar, antik kentleri birbirine bağlayan gerçek yollar.

Hava çok sıcak. Güneş yakıyor. Bu bölgede her yerde kuyu var. Apollonia kentine ulaşıyoruz. Apollonia’nın eteklerinde, asfalt yola kavuşmadan öğle yemeği molası veriyoruz. Çöplerimizi yakıp yola devam ediyoruz. Asfalt yoldan iki yüz metre kadar ilerledikten sonra üst yanımızda ulu bir meşe ağacının altında keçilerini kuyudan çektiği su ile sulayan bir çoban görüyoruz. Selam veriyoruz. Buradan yol, sağa traktör yoluna giriyor. Kötü bir Aperlai tabelası var burada. Az sonra yol patikaya dönüşüyor. Her yer kuyu. Suları hep bulanık ama. Bir aya kalmaz bu sular kurtlanır, deyip denize doğru alçalmaya başlıyoruz. Hızımız gayet iyi. Ama bu bölgede patikadaki kayalar artıyor. Terk edilmiş Rum evlerinin olduğu düzlük bölgeye geliyoruz. Evlerin ortasında bir kuyu… Az ileride patlatılmış Lukka kaya mezarlarının arasından ilerliyoruz. Burnumuzun kemikleri sızlıyor bu tarih yağmacılığından dolayı.

3. Lukka Yolu yürüyüşümüzün en güzel ve en görkemli yapılarından biri ile karşılaşıyoruz: Aperlai. Şehrin surları hala dimdik ayakta. Nekroplü muhteşem. Kaya mezarları arasından görünen Sıçak yarımadasının koyu ve birkaç taş evin oluşturduğu manzara inanılmaz. Tarih, doğa, deniz ve ben… Daha ne isterim? Ne isterim söyleyeyim: Sitare Ağaoğlu ile tanışmak… O da kim mi? Yapmayın! Kocaman şehirlerden kaçarak elektriği, yolu olmayan Sıçak Koyu’na gelip burada bir çoban evi satın alarak, onaran ve ömrünün sonuna kadar burada yaşayıp burada ölen birisi Sitare. Onunla oturup sohbet etmeyi çok isterdim.

Sitare Ağaoğlu, ülkemizin tanınmış ailelerinden biridir. Babası bakanlık etmiş, Karabağ kökenli bir ailedendir. Atatürk’le birlikte çok işler yapmış, Ziya Gökalplerle, Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yurdakul gibi Türkçü isimlerin içinde yer almış, Atatürk’ün emri ile 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurmuş Ahmet Ağaoğlu’nun torunudur. Ressamdır. Doğa sever, hayvanlarla çok iyi anlaşır. Bir gün, insansızlığı özler ve günün birinde, “Artık benden bu kadar.” der büyük büyük şehirlere. O şaşalı hayat geride, engin denizler önündedir artık. Doğayı, denizi, doyuncaya kadar yaşamış birisidir Sitare. İki yıl önce sessiz sedasız aramızdan ayrılmış Sitare. Onunla tanışamadığım için o kadar üzgünüm ki.

Sitare Ağaoğlu, bu ülkenin başına gelmiş olan nadir güzel şeylerden biridir işte bu yüzden. Onu, ölümünden sonra tanımış olmak canımı acıttı; ama değil mi ki o en büyük sanatçılar, Osman Hamdiler, Orhan Veliler, Hemingwayler ve daha niceleri son nefeslerini verirken aslında bilmezler, ölümün “sonsuzlukta” alınan ilk nefes olduğunu.

Sitare hanım için özetle diyebiliriz ki; resimleri, hayatı algılayış şekli, anarşist tavrı, doğaya olan tutkusu, Aperlai’si, çok sevdiği hayvanları… ile hatırlanacak bir sonsuzluk anıtıdır.

Belki günün birinde ben de alır başımı Aperlai’ye giderim. …ve belki orada senin güzel hayvanlarınla, “küçük cinlerinle” karşılaşırım ve “Size Sitare’nin selamı var.” derim.

GÖNÜLLÜ SÜRGÜN

Aperlai’nin benim için ayrı bir önemi var. Yaşamının büyük bir bölümünü burada satın alarak onardığı bir çoban evinde geçiren ancak iki yıl önce aramızdan ayrılan sevgili dostum Sitare Ağaoğlu’nun anıları antik kentin her taşına, ağacına sinmiş gibi. İşte koyun bittiği yerdeki o küçük evlerden üçü Sitare’nın bir ömür sığdırdığı yaşam alanlarıydı. Bir nevi “dervişhane” gibiydi bu evler. “Buraya boğazda bir yalı parası harcadım.” derdi Sitare. Son yıllarda burada yalnız yaşıyordu. Kendisinin kullandığı fiberglas bir tekneyle ihtiyaçlarını Kaş ya da Üçağız’dan sağlıyordu. Yaptığı resimlerdeki küçük ve belli belirsiz figürleri sorduğumda, “Onlar, taşların içindeki küçük cinlerim benim.” Yanıtını vermişti. Aperlai çevresindeki taşların, ağaçların, bitkilerin ve her canlının bir bütün olduğuna inanan, insanın kendi varlığını bütün bunların üstünde görmesine öfkelenen biriydi Sitare. Aperlai, O’nun dalgalı gençlik yıllarının ardından demir attığı son sığınağı gibiydi. Tercih edilmiş bir yalnızlığın zorunlu ikametgahı. Bir “gönüllü sürgün” yeri. Hafif rüzgarlarda, bir bayrak dalgalanmasını andıran seslerle ıssızlığı bozan koydan, bazen bir portakal kasası, bazen bir ayakkabı bazen de Yunan adalarından atılmış bit ambalajı getirdi deniz. Bir keresinde için Arap harfleriyle yazılmış yüz yıllık mektup bulunan bir potkal geldiğini anlatmıştı. (Temmuz 2012 – Atlas dergisinden alıntı)

(Bu potkalla ve diğer denizden gelen malzemelerle ilgili olarak: Bu potkalın, Osmanlı döneminde denize bırakılmış olabileceği muhtemeldir, demişti Sitare. Bir gün pilot koltuğuyla birlikte bir ceset getirir deniz bu sefer. Cesedi koyda Sitare bulur. Anlaşılır ki, açıklarda düşen bir helikopterin pilotudur bu ceset.)

Şu anda, tüm bu hikâyeler kafamda, Sitare’nin silueti hayalimde, oturduğu taş ev tam da karşımızda. Yanı başımızda Aperlai. Sitare’nin fiberglas küçük teknesi hala aşağıda iskeleye bağlanmış halde sahibini beklemekte, O’nun bir daha gelmeyeceğini bilmeyerek. Biri evinin ahşap panjurlarını kapatmış. O, giderken bu kayaları, bu bitkileri, “küçük cinlerini”, Aperlai’yi yalnız ve öksüz bırakıp gitmiştir. Gittiği yerden, şimdi bırakıp gittiği ıssızlıkta yürüyen bu iki yolcuyu görür mü acaba. Güneşli Sıçak Koyu’nun denizden yansıyan ışıkları evinin taş duvarlarını yalamakta. Sanki, Sitare’nin kapısını çalmakta. Duygularımız diz boyu. Lukka Yolu’nun en güzel yeri. En anlamlı, en gösterişli, en canlı, denize yakın en sessiz, en ıssız yeri. Duygularımız, doğa coşkumuz, içimizin acıması geçecek gibi değil. Onur, işaretle, hadi, diyor. Çantalarımızı vurup sırtımıza yavaş yavaş Sitare’nin evine doğru ilerliyoruz. Evin arka tarafından yürüyoruz. Burada “The Purple House”, bizi bekliyor.

Şimdi bu koyda Rıza Cüce, eşi Feyza Cüce ve oğulları Ada Cüce (2015’te 5 yaşında) yaşamaktadır. Rıza Cüce, aldığı ani bir kararla işini gücünü bırakır ve buraya yerleşir. Eskiden kalma kuyuya ek olarak bir kuyu daha kazar Rıza, yağmur sularını biriktirmek için. Etrafa doğal malzemelerle masalar, sandalyeler yapar, bungalovlar kurar ve dededen kalma bir evi onararak Sitare’nin yadigârlarına komşuluk eder. Kullandığı malzemeler tıpkı Sitare’nin anlattığı gibi, denizin getirdiği kütükler, ahşaplar…

Rıza, Lukka Yolu yolcularına burada kamp, otel ve yiyecek içecek hizmeti vermektedir. Bir gün yolunuz buraya düşerse ki düşşün, Rıza’nın kurduğu The Purple House da mutlaka bir gece kalın buna bir de gündüz ekleyin.

Rıza buraya elektrik ve yol yapılmasını istememektedir. Bunu biz de hiç istemiyoruz. Hele turizm canavarının bu doğa ve tarih cennetine uğramasını hiç mi hiç istemiyoruz. Tüm ihtiyaçlarını Üçağız ve Kaş’tan gidermektedir Cüce ailesi. Üçağız istikametinde yarım saatlik ATV motoru ile daha sonra da tekne ile ulaşmaktadır.

O sırada telefonum çalıyor. Bir gün önce Fakdere Koyu’nda ayrıldığımız arkadaşlarımızdan Leman arıyor. Üçağız’dalarmış. “Akşama ancak orada olabileceğiz.” diyoruz. “Tamam gelince arayın.” diyorlar.

Aperlai’den zor ayrılıyoruz. Adım atacak mecal yok dizlerimizde. Purple House’dan ve Rıza’dan vedalaşarak ayrılıyoruz.

Buradan itibaren yol, uzun müddet kırmızı topraklı bir düzlükten ilerliyor. Burada tempomuzu artırdık. İleride yol tekrar kayalık patikalara ulaştı. Koyların tepelerine çıkarak, oradan sahile inerek bazen koyun burunlarından dolanarak ilerledik ve akşam saatlerinde Üçağız’a ulaştık. Arkadaşlarımızı aradık, Kaleköy’e geçtiklerini ve oraya kamp kurduklarını söylediler. Önce bir balık lokantasına gidip karnımızı doyurduk ve bir pansiyona attık kendimizi. Sıcak duş çok iyi geldi.

O sırada saatlerimiz 23.00’ü gösteriyordu. Telefonum çaldı, arayan Bade’ydi. Çadırımızın etrafında birileri geziyor, çok korktuk, gelin bizi alın, dediler. Hassan Restoran’ın sahibi Hasan abimiz bize bir araba buldu ve Memet abimizle birlikte Kaleköy’e giderek arkadaşlarımızı aldık ve kaldığımız pansiyona yerleştirdik. O gece saat 02.00’ye kadar sohbet ettik ve o saatte herkes odasına çekildi.

3.GÜN:
Sabah 07.30’da kalktım ve bahçeye indim. Yenidünyaların tam zamanıydı. Bir kucak dolusu topladım ve çantama doldurdum. Derken birer ikişer, ekip uyanmaya başladı. Balkonda güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra tekrar yola koyulduk. 23 Nisan’dı. Üçağız Köyü’nün çocukları şarkılar eşliğinde köyün limanına doğru yürüyorlardı. Neşeli bir gündü. Kaleköy istikametinde ilerlemeye koyulduk. Bir saat kadar yürüdükten sonra Kaleköy’e (Simena-Kekova-Batıkkent) ulaştık.

Kekova, Üçağız ve Kaleköy’ün karşısındaki 5 kilometrekarelik insan yaşamayan bir ada. Bu adadan dolayı bu bölge Kekova adıyla anılıyor. Her gün yüzlerce turist yatlarla buraya gelmektedirler. Kaleköy’e karayolu yok.

Kaleköy iyi korunmuş; tarih, doğa ve denizin birleştiği muhteşem bir yer. Türkiye’nin belki de en güzel iki köyünden biri Kaleköy; diğeri de hiç şüphesiz Üçağız. Yan yanalar zaten.

Kaleköy’e doğru kopuk bir şekilde toprak bir yoldan çıkıyoruz. Kırk beş dakikalık bir yürümeyle Simena’ya ulaşıyoruz. Şehrin arkadan girişi, taş döşeli çok eski yollardan tırmanılarak geçilen bir yer. Aşağısına gemi barınağı yapılmış. Bir geminin gölgesine çantalarımızı bırakıp batonlarımızla Kaleköy’e tırmanıyoruz. Manzara mükemmel. Yol antik kentin nekropolünden geçiyor. Tepeye çıkınca onlarca Lukka kaya mezarı arasından denizin turkuaz rengi görünüyor. Manzaraya diyecek tek kelime yok.

Kalenin dibinde ilköğretim okulu çocuklarının 23 Nisan kutlamasını izliyoruz. Köyün içerlerine dalıyoruz. En aşağılarda dayanamayıp denize giriyorum tek başıma. Geriye dönüşte bahçelerden limon topluyoruz. Yenidünyalardan aşırıyoruz. Hele az yukarıdaki karadutları görünce önce ben ve Semih sonra Onur, Bade ve Leman da katılıyor dut hırsızlığına. “Of, fena lezzetli.” Bahçenin sahibine yakalanmadan uzaklaşıyoruz Allah’tan. Hızlıca geldiğimiz yoldan geriye dönüyor ve geminin gölgesine bıraktığımız çantalarımızı sırtlanıp yola koyuluyoruz Andriake’ye doğru.

Yol 3 km kadar düzlükler içinde, kırmızı topraklı patikadan devam ediyor. Sağımızda Cenevizlilerden kalma bir kale. Peşimizde bir köpek. Lukka Yolu’nun vazgeçilmezidir bu “peşimize takılıp, günlerce bizimle yürüyen köpekler”. Ayrılmak bilmiyor. Hızımız gayet iyi. Neredeyse koşturuyoruz. Sıcak fena… Ter içindeyiz. Tempomuzu düzlük bulduğumuz yerlerde artırarak, kayalık patikalarda düşürerek ilerliyoruz. Arada bir Bade’nin ayak burkulmaları da olmasa hızımıza diyecek yok.

Sularımız bitmeden ve akşama kalmadan Andriake’ye varırız diye hesap ediyoruz.

Pırıl pırıl koyların Lukka Yolu ile buluştuğu yerlerden geçiyoruz. Gözümüz doğanın güzelliğine takılı kalıyor. Deniz ne kadar berrak. Yakınlarda ne bir yerleşim yeri var ne de turistik bir tesis. Türkiye’nin en güzel koylarından biri olan Kapaklı Koyu’na ulaşıyoruz.

Koyun orta yerinde bir adacık. Adacıkta ağaçlar büyümüş, çimenler yeşermiş. Koyun diğer adı Burç Koyu. Kaleköy’den çıkışımızda karşılaştığımız Zirve Dağcılığın Ankara grubu ile tekrar karşılaşıyoruz burada. Öğle yemeği molasını biraz uzun tutuyoruz. Köpeğimize bir yenisi daha katıldı burada. Bir ağacın gölgesine tünediler ve orada uykuya daldılar. Yemeğimizi yiyip biraz da denizde serinledikten sonra yola devam ettik. Kapaklı Köyüne doğru çıkan kayalık patikalarda Leman, Semih ve ben önden Onur ve Bade arkalardan ilerliyor. Suyumuz iyice azaldı.

Kapaklı Köyü’nün karşısından geçiyor Lukka yolu. Kapaklı’nın sera görüntüleri canımızı sıkıyor. Orada Andriake Kamping’in reklam panosuna bakıyoruz. Akşam burada konaklayabiliriz diye içimizden geçiriyoruz. Uzun bir dinlenmeden sonra Onur ve Bade bize yetişiyor. Bade, ayağını burkmuş ve düşmüş. Ayak bileklerinde yer yer morluklar… Moralimiz bozuluyor. Fazla devam edemeyecek gibi görünüyoruz. Denizden uzaklaştığımız noktalar… İnişli çıkışlı kayalık parkur dimdik bir patikaya denk geliyor ve Çakıl plajına kadar yarım saatlik bir iniş rotasını takip ediyoruz.

…ve Çakıl Plajı.

Herkes bitkin. Denizden çok az geride bir su birikintisi var. Köpeğimiz oradan su içiyor. Demek ki tatlı su. Ama rengi, iyi demlenmiş bir çaya benziyor. İçsek mi… Burada kamp mı kursak… Bu sudan içebilirsek burada kamp kurabiliriz… Kafamızda türlü düşünceler. “Andriake’ye son 3 km. Yürüyebiliriz,” diyorum. Beni destekleyen tek bir cümle edilmiyor. Bir saat kadar bekliyoruz plajda. Köpeğimiz de bizimle birlikte…

“İmkansız, artık bir adım dahi atamayız.” Bu cümle çok kararlı. Bir çözüm üretiyoruz. Kapaklı köyünde gördüğümüz tabeladaki Andriake Kamping’in telefon numarasını Bade aklında tutmuş. Arıyoruz. Bize bir balıkçı teknesi gönderiyorlar. Tekne sahibi sadece mazot parasını alıyor bizden. Hayret ediyoruz. Demek ki buralarda daha insanlık ölmemiş. O gün kamp alanında hoş muhabbetler oluyor. Kamp ateşimiz bile yanıyor. Ateşe patates gömüyoruz. Sıcak su ile duşumuzu alıyoruz. Muhabbet keyifli ama göz kapakları daha fazla uyanık kalmaya izin vermiyor. Birer ikişer çadırlarımıza çekiliyoruz.

4. GÜN:
Sabah mı olmuş ne. Güneşle birlikte uyanıyorum. Serinlikte Andriake limanını ve plajını geziyorum. Döndüğümde herkes uyanmış, neredesin sen diyorlar. Güzel bir kahvaltıdan sonra Andriake kalıntılarının olduğu yere gidiyoruz. Güzel korunmuş binlerce yıllık bir ticaret merkezi. İlk kez bir antik yerleşim yerinde canlı canlı sarnıç görüyor ve içine giriyorum. Çok keyifli. Etrafta anfora kalıntıları dolu. Bir saat kadar zaman geçiriyoruz burada. Ayrılmak çok zor.

Burası binlerce yıllık bir ticaret merkezi. Arkeologlara göre Andriake harabeleri kurulduğu tarihten sbugüne kadar 2 metre çökmüş.
Hayallere dalıyoruz. “Gemiler dükkânların önüne kadar yaklaşır, beyaz peştemallı ticaret erbabları gelen gemilere kölelerini gönderir…”

Burada Lukka Yolu’ndan ayrılıp toprak yoldan Demre yoluna çıkıyoruz ve Demre’ye kadar yürüyoruz. Oradan Onur’la ben Kaş’a, aracımıza hareket ediyoruz; Bade, Leman ve Semih otostopla Çıralı’ya hareket ediyorlar.

Buruk bir vedalaşma.

Her biten şey gibi 3. Lukka Yolu yürüyüşü de böyle hoş, hafif hüzünlü bir şekilde sona erdi.

____________________
Mehmet Gültekin tarafından yazıldı.

SDC148251.GÜN
Mavikent’te günün ilk ışıklarıyla birlikte uyanıyoruz. Çadırımızı toplayıp, çantalarımızı da sırtlandıktan sonra yola koyuluyoruz. Parkurun bu bölümleri biraz sıkıcı. Çünkü ovadan ilerliyorsunuz. Ovanın bitiminde Karaöz tabelası ile birlikte çamlık yamaçlar başlıyor. Aşağımız berrak deniz. Karşımızda ‘geçeceğimizi tahmin ettiğimiz’ koylar uzanıyor. Bu görüntü ekip arkadaşlarımı ve beni heyecanlandırmaya yetiyor. Yolculuğa dört kişi başladık: Süleyman, Ali, Ayşegül ve ben. Bu dördüncü Likya Yolu yürüyüşüm ve ilk kez bu kadar kalabalık yürüyoruz. Parkurun bazı noktalarında bu sayı birkaç km boyunca fazlalaşıyor; fakat belli bir süre sonra yeni yol arkadaşlarımızdan ayrılıyoruz. İki saatlik asfalt yol yürüyüşü ile Karaöz’e ulaşıyoruz. Yol asfalt; fakat manzaranın yanında bunun hiçbir önemi yok.

SDC14806Hava oldukça sıcak. Mavikent ile Karaöz arasında her yerde çeşme var. Bu noktada su taşımak aptallık olur. Hatta, Korsan Koyu’ndan hareketle Gelidonya feneri istikametinde 2 km ilerlediğiniz tel örgülü nar bahçesindeki kurnaya kadar her yer su. Buradan itibaren 20 km boyunca sadece bir noktada su var. O da Gelidonya Feneri’ndeki kuyu suyu. Mayıs ortalarıydı ve kuyudaki su epeyce azalmıştı. Mayıs’tan sonra Karaöz-Gelidonya-Adrasan parkurunu yürüyecek olanlar –bana kalırsa- Gelidonya Feneri’ndeki bu suya güvenmesinler ve Korsan Koyu’ndan su takviyelerini iyi yapsınlar. Ayrıca, Karaöz’de, Korsan Koyu’nda, Gelidonya Feneri’nde zaman harcamak istiyorsanız mutlaka Fener’de kamp kurunuz. Doğanın ve ıslık çalan kayaların ürkütücülüğünü ve rüzgarı hiç eksilmeyen uğultusunu burada içiniz ürpererek yaşayın. Bir de Fenerdeki mavi motosikletle fotoğraf çekilmeyi unutmayın. Eğer Gelidonya Feneri’nde (Taşlıkburnu Feneri) kamp kurmayı düşünmüyorsanız hiç hız kaybetmeden Adrasan’a ulaşmaya çalışın. Değilse geceyi kayalık veya sık ormanlık patikalarda ya da 70 derecelik yamaçlarda çadır kuramadan geçirebilirsiniz. Suyu da unutmamak lazım tabi.

100_4956Mavikent ile Karaöz arasındaki çeşmelerde kafamızı ıslata ıslata ilerliyoruz. Ortalık çok sıcak. Terden sırılsıklam olduk. İlk gün olması nedeniyle yükümüz hayli ağır. Çeşme başlarındaki dut ağaçlarından dut yiyoruz. Çok lezzetliler. Böyle böyle derken hiç fark etmemişiz 8 km’nin bittiğini.

Karaöz’deyiz.

Neredeyse her bir tanesi başparmağım kadar büyük olan karadutları görünce dayanamıyoruz. Özellikle ben, doyuncaya kadar yiyorum. Sahile doğru kıvrılıyoruz. İlerde ağacın dibinde bizimkilere benzer birçok çanta ve bir kişi var. Selam veriyoruz. Moldovyalıymış. Ufaktan bir muhabbet başlıyor. Sahile uzanıyoruz. Ayaklarımızın su toplaması, başımıza gelebilecek en kötü sürpriz olur diyerek botlarımızı çıkartıp denize sokuyoruz. Denizin serinliği o kadar rahatlatıcı ki… On dakika kadar denizde SDC14882dolaşıyoruz. Biz denizdeyken yaklaşık on kişilik bir kafile de ters istikamette ilerleyerek üst yanımızdan geçiyor. Tekrar yola koyuluyoruz. Arkamızdan biri erkek toplam dört kişi geliyor. Bize yeni dünya ikram ediyorlar. İstikametimiz aynı. Ama sırt çantaları yok. Anladık ki, Korsan Koyu’nda (Melanippe) kamp kurmuşlar. Korsan Koyu’ndaki arkadaşları, onları ve yol arkadaşlarımızı Karaöz’e -5 km uzaklığa- markete göndermişler. Korsan Koyu’na kadar sohbet ediyoruz. 11 gün önce Göynük’ten yürümeye başlamışlar. Rusça konuşmama hayret ediyorlar. Açıklıyorum. Kalabalık bir Rus ekibi. Çantaları 60 litrelik. Daha devam edecekler belli ki. Korsan koyuna ulaştıktan sonra ilk iş olarak denize giriyoruz. Serinlemek çok güzel. Hemen bir kenara ateş yakıp taze fasulye konservesi yapıyoruz ve pişirdiğimiz kaptan hep birlikte yiyoruz. Neredeyse üç saat dinlenmişiz bu koyda. Ama 4. Likya yürüyüşümüzün en güzel noktalarından biri. Toparlanıp yola koyuluyoruz. Gelidonya Feneri istikametinde SDC14867yükseklerden denizi görerek ilerliyoruz. Yol boyu ormanlık alanlarda kesim yapılmış. Orman işçilerinin doğaya attıkları, eldivenleri, pet şişeleri, bira kutuları canımızı yaksa da umursamıyormuş gibi yapıyoruz. Gözlerimiz çevrenin kirliliğine takılıyor; ama kimse oralı olmuyor nedense. Belki de içimizden hiçkimse, tadımızı kaçırmak istemiyor. Yürüyoruz. Toprak yoldan yukarıya çok tatlı bir patika ayrılıyor. Gelidonya Feneri’ne kadar döne döne çıkılan bir patika bu. Bitmek bilmiyor. Hava kararmak üzereyken Gelidonya Feneri’ne ulaşıyoruz. Likya Yolunda belki de en çok görmek istediğim yerlerden biri… Şimdi oradayım. Huzuru buldum. Hafif sert bir rüzgar. Olsun. Karşımızda adalar, deniz, yanı başımızda kızıllığa bürünerek batmakta olan güneş, ben ve Tükiye’nin en yüksekteki feneri…

Kuyudan şişelerimize su süzüyoruz. Biraz zaman alıyor. Akşama yemekte çorba var. SDC14782Çorbadan sonra çay, sonra kuruyemiş derken saat 11.00 oluyor. Çadırlarımıza çekilip rüzgarın uğultusunu, ıslık çalan kayaları ve çadırımıza tıpır tıpır düşerek, dışarıda yağmur yağıyor havası veren zeytin çiçeklerinin sesini dinleyerek koyu bir uykuya varıyoruz.

2. GÜN
Gelidonya’da sabah bir başka oluyormuş. Tan atarken beraber fotoğraf çekmek için uyandım. Gündoğusu kıpkızıldı. Sulu Ada bu kızıllığa gömülmüş uyuyordu. Benim mavi motosiklet, akşam bıraktığımız yerde öylece duruyor. Güzel bir karenin içinde neden olmasın Gelidonya motoru. Acaba onu kim çıkardı buraya ve kim terk edip gitti onu burada. Millet hala uyuyor çadırlarında. Bir hayli gün doğumu fotoğrafı çektim farklı enstantanelerde. Derken bir çadır fermuarı açıldı ve çadırlardan birinde kara bir kafa gözüktü. Ali’nin kafasıydı bu. Derken diğer ekip ahalisi de uyandı ve hızlı bir şekilde kahvaltı hazırlamaya koyulduk. Bugün yolumuz 16 km idi ve inişli çıkışlı sarp ve kayalık patikalardan ilerleyecektik. Öğlen sıcağında daha çok dinlenebilmek için erken yola çıkmak en akıllıcasıydı. Ama geciktik. Yolun daha ilk km’lerinde tüm giysilerimiz sırılsıklam olmuş hatta tüm giysilerimizden ter damlıyordu. Gelidonya Feneri’nden dikine kayalık bir patikadan tırmanıyoruz. Yukarılarda yol bir müddet düzleşiyor, sonra iniş, sonra düz, sonra tekrar iniş, yokuş, iniş, yokuş, 100_5045iniş… Sıcak berbat. Suyumuz iyice azaldı. Süleyman ve Ali koptular. Artık görünmüyorlar. Ayşegül ve ben dinlene dinlene yürüyoruz. Her dinlenmede su içiyoruz. Ama her molada “yudum sayımız” azalıyor. Ya suyumuz biterse… Bel – Gavurağılı parkurunda susuz kalışımız geliyor aklıma. Daha bir hesaplı kullanmaya başlıyoruz suyu. Güneş iyice yakmaya başladı. Her dakika gözlerimize giren terleri siliyoruz. Çenemizden, burnumuzun ucundan, şakaklarımızdan akıp gidiyor terler. Boğucu bir hava. Yol bir türlü bitmek bilmiyor. Acelemiz yok. Hava, 20.30’da kararıyor nasılsa deyip dinlenmeleri artırıyoruz. Gelidonya’dan çıktıktan sonra dimdik bir patikadan ilerliyorsunuz. Sonra zirveden aşağılara dimdik iniyorsunuz, sonra tekrar dimdik bir yamaca sarıyor patika… Çok zaman harcıyoruz bu patikalarda. Yolda sürekli birileriyle karşılaşıyoruz. İngiliz bir grup, önde giden arkadaşlarınızla yarım saat önce karşılaştık diyorlar. “Demek ki onlar bize bir saatlik mesafedeler.” Her karşılaştığımız grupla hoş 100_5040sohbetler ediyoruz. Nereden çıktıklarını soruyorum, Adrasan diyorlar. “Demek ki, Gelidonya ile Adrasan arasının ortası burası.” diye düşünüyoruz. Gözümüzde bir yılgınlık. Birbirimize bakıyoruz sadece… Deniz seviyesine yaklaşan yerlerde yüksek çam ağaçlarının koyu gölgelikleri arasında serinliyoruz, rahat bir nefes alıyoruz. Dik ve yüksek bir dağın dibinden yükselerek çıkıyoruz tekrar tepeye. Burada güneş tüm enerjimizi alıyor. Arkamızdan çıta gibi 72 yaşında bir Alman yürüyüşçü, üzerinde ne varsa çıkarmış sollayıp geçiyor bizi. Böyle böyle derken Ali ve Süleyman’ı yakalıyoruz. Matları sermişler bir çam ağacının gölgesinde uyuyorlar. Uyandırmadan birkaç kare fotoğraflarını çekiyorum. Uyanan arkadaşlarımızla öğle yemeği yiyoruz. Haritayı koyuyoruz önümüze, daha ne kadar kaldığına bakıyoruz yolun. Haritaya göre Sulu Ada’yı kıyaslayarak bakıyoruz. Adanın arkaya uzanan burnu doğudan azıcık görünmeye başlamış, demek ki yolun 4’te 3’ü bitmiş, diyerek seviniyoruz. 100_4997Bacaklarımıza can geliyor, o sırada rüzgar tatlı tatlı vuruyor yüzümüze, yakıcı gelmiyor nedense. Çantalarımızı sırtımıza vurup yokuş aşağı salınıyoruz. Burada toprağın rengi değişiyor. Bolca fotoğraf çekilerek ilerliyoruz. Artık keyfimiz yerinde, yolu azalttık çünkü. Manzara mükemmel. Ama hava boğucu sıcak. Tek şikayetimiz bu zaten. Değilse her şey mükemmel. Doğanın her hali güzel. Aşağılarda kırmızı topraklı bir yola giriyoruz. Yol yeni açılmış sanki. Ayaklarımızı her basışımızda “puf” diye toz kalkıyor. Aşağıda terk edilmiş barakalara rastlıyoruz. Adrasan’dan buraya kadarki parkurda ilk su burada var. Gürül gürül akan bir çeşme…

Kendi ter kokumuzdan şikayetçiyiz hepimiz. Adrasan’a inince bir otelde kalmaya karar veriyoruz. En azından duş alırız, akşam yemeğinde balık… Oh! İşte hayat bu. Fışkırarak akan bir çeşme var burada. Kafalarımızı ıslatıyoruz. Mataralarımızı 100_4992dolduruyoruz. Biraz dinleniyoruz. Sürekli birbirimizi geçip durduğumuz İngiliz çift burada tekrar arkadan yetişiyor bize. Onlara, “Birazdan tekrar görüşürüz nasılsa.” diyorum ayrılırken, gülüşüyoruz.

Bu yolda insan, insan olduğunu fark ediyor, dilin, dinin, rengin ne kadar boş olduğunu, asıl önemli olanın; doğa, insanlık, dostluk, sevgi olduğunu görüyoruz.

Adrasan’a inince ben direk denize iniyorum. İlk etapta Adrasan’ın cennet kadar güzel bir yer olduğunu anlayamıyorum. Deniz hararetimi alıyor. “Ne güzel yermiş yahu burası.” diyorum sonra. Bizim Alman ihtiyar, sahilde uzanmış uyuyor. “Ne zaman geldiyse?” Arkadaşlar, yeri ayarladıklarını el işaretiyle bildiriyorlar. Denizden çıkıp sulu halimle çantamı yüklenip otele doğru yürüyorum. Odalarımıza yerleşiyoruz. Serin ve uzun süren bir duştan sonra aşağıya iniyoruz. Adrasan’ı yarım saatte geziyoruz. Yarınki yürüyüş 100_4983yolumuzu kestirmeye çalışıyoruz. “Musa Dağı hangisi acaba?” “İşte şu.” diyorlar. Otele dönüyoruz. Masada çupralar hazır. Üç ayrı salata var masada. Dördümüz birden saldırıya geçiyoruz salatalara ve balığa, sonra herkes kendi odasına… Işık söner.

3. GÜN
Sabah herkesten önce kalkıp güneşin doğuşunu çekmek için sahile iniyorum. Çok hoş kareler yakalıyorum.

Sabah 07.30’da herkes kahvaltı masasında. Çantalar odalarda hazır. Kahvaltımızı Ön Otel’in deniz manzaralı havuz başında yapıyoruz. Odalara çıkıp eşyalarımızı alıp yola koyuluyoruz. Solumuz cennet Adrasan’ın otelleri, sağımız Akdeniz, istikamet Musa Dağı ve Adrasan Köyü’nün içi. Çantalarımıza adam başı 3’er litre su alıyoruz. 16 km boyunca su yok çünkü. Hava da sıcak. Bir amca, “Gelin gençler şu salatalıklardan alın.” 100_4908diyor. “Biraz fazla mı aldık ne? Kim taşıyacak bunları. Tek çare hepsini yemek.” Yiyoruz da… Adrasan Köyü çok şirin bir yer. Musa Dağı’nın eteklerine kurulu, neredeyse deniz seviyesinde. Çok şirin turistik bir çarşısı var. Görmeye değer. Mutlaka görülmeli. Meksikalı bir genç yürüyüşçü… Önce Türk zannediyoruz. Yol soruyoruz ona. Karşımızdan geliyor çünkü. Türkler Türkiye’de bir yabancıya, bu sefer bir “Amigo”ya –Meksikalıya- yol soruyor yine. Ben de Olimpos istikametinde gideceğim diyor. Arkamızdan yetişiyor az sonra. Büyükçe bir kayanın uzunca oyuğundan geçiyor Likya Yolu. Çok güzel bir yer. Buradan itibaren ne yol arkadaşımız Süleyman ve Ali’yi ne de Meksikalı Amigo’yu görüyoruz. Öden kopuyorlar yine. Sürekli dikine çıkıyoruz. Neyse ki, ağaçlar oldukça sık. Güneş fazla ulaşamıyor bedenimize. 800 küsür metreye kadar çıkıyoruz sıfırdan. Güneş bulutlara bir giriyor bir çıkıyor. Günlerdir doğa harikası yerlerde yürüyoruz. Zaman zaman başımı kaldırıp kendimi uyarıyorum: “Etrafına baksana, şu anda bulunduğun doğanın tadını çıkarsana.” diyorum kendime. Güneş buluta bir giriyor bir çıkıyor derken iyice buluta gömüldü. Mükemmel bir hava. Kendimizi çok şanslı hissediyoruz. Bu mevsimde bu serinlik… Hele dünkü sıcaktan sonra…. Ha bire su içiyoruz. Suya doyamıyoruz. Suyumuzun bitme korkusu başladı yine. Önümüzden bazı yürüyüşler geldi. Yokuş sırt çantalarıyla insanı gerçekten yoruyor. Epeyce yol aldık Musa Dağı’nın en yükseğine ulaşmadan yemek molası verelim dedik ve verdik. Ayşegül matı serdi ve yatmaya koyuldu ben bu 100_5077arada taşlarla çevirerek küçük bir ateş yaktım ve makarna yapmaya koyuldum. Makarna olmak üzereyken İstanbul’dan gelen bir grup yanımızdan geçti. Makarnamızda gözleri kaldı. Selamlaştık küçükten bir sohbet ettik. Makarna olunca Ayşegül’ü uyandırdım. Tencereden makarnayı sonuna kadar yedik. Ateşimizi dikkatlice söndürdüm: Türk usulü. Yolda yine İngiliz bir grup geldi önümüze. Selamlaştık. Konuştuk. Yola tekrar koyulduk. Zirveye çıkınca bizim molada yanımızdan geçen İstanbullu ekip orada mola vermişti. Büyükçe bir ateş yakmışlar. “Kuzu mu çevireceksiniz.” dedim. Gülüştük. Burası çok güzel bir nokta. Sabahtan beri tırmanışımızın ödülü bu manzara: Aşağılarda boylu boyunca bir vadi, karşımızda sıralanmış dağlar ve insan boyunda otların içinden ilerlediğimiz toprak yol… Her şey harika.

100_5101İstanbulluların suyu azalmış ve birkaç kişiyi su bulmaya göndermişler; ama onlar da elleri boş bir şekilde geri dönüyorlardı. Biz vakit kaybetmeden yolumuza döndük. Önümüze yine bazı ekipler geldi. Hoşbeş ettikten sonra en zirveye tırmandık. Buradan itibaren, Olimpos’a kadar sürekli inecektik. Bazen yamaçlardan yan yan bazen de sımsık sandal ormanlarının insanı korkutan görüntüsünde ve sıklığında ilerliyorduk. Hep yokuş aşağı, hep… Arada bir yağmur çiseliyordu. İnsana öyle bir kuvvet veriyor ki yağmur, hele bu sıcakta… 5-10 yıl önce yangın felaketi görmüş bir ağaç mezarlığının içindeki otsu bitkilerin ve çiçek bahçelerinin içinden geçiyoruz. Çiçeklerin boyu insan kadar, bazıları daha da uzun. O çiçeklerin içinde sırıtan yangın artığı kuru ağaçlar hayaletler gibi. Bazı kütükler yola devrilmiş ve bazen kütüğün altından bazen de üstünden geçiyoruz. Sırt çantalarımızla bu iş, çok meşakkatli oluyor doğrusu. Aşağılara indikçe orman sıklaşıyor. Güneş ışığı yere neredeyse hiç ulaşmıyor. Birden akşam oldu sanki. Sandal ağaçlarını bazen korkunç yaratıklara benzetiyoruz, içimiz ürperiyor.

SDC14855Bu patika nasıl açılmış, diye düşünmeden edemiyorum. Sandal ağaçları, üzerimize eğilmiş bir gelin takı gibi. Aralarından neredeyse zor geçiyoruz. Bu manzaralar ve doğanın değişik halleri görülmeye binlerce kez değer; ama ilk kez görüldüğü anın tadını verir mi bilinmez. Aşağılara inince sandal ağaçları yerini yüksek çam ağaçlarına bırakıyor. Rus bir çiftle karşılaşıyoruz. Adrasan istikametinde gidiyorlar. “Olimpos’a ne kadar zaman sonra varırız?” diye soruyorum. “En fazla yarım saat.” diyor Rus doğasever. Seviniyoruz. Çünkü Adrasan’dan Musa Dağı’nın zirvesine çıkana kadar, epeyce yorulduk. Koyuveriyoruz kendimizi yokuş aşağı patikadan. Olimpos vadisi ve ırmağı çok yukarılardan gülümsüyor bize, “Hoş geldiniz.” diyor. “Daha gelemedik.” diyoruz ve daha bir hızlanıyoruz Olimpos’a kavuşmak için.

Olimpos Irmağı.

SDC14823Ali ve Süleyman’la Olimpos antik kenti girişinde buluşup yukarıya doğru çıkıyoruz ve Ada Kamping’e göçü atıyoruz. Duşumuzu alıp, çadırımıza giriyoruz. “Oh be! Dünya varmış.” Çadırımıza biraz uzandıktan sonra, akşam yemeği için kamp merkezine gidiyoruz. Ada Kamping, Olimpos’taki kamp kurabileceğiniz tek kamp yeri. Hizmette kusuru olmayan güzel bir yer. O akşam Ada Kamping’teki Süleyman Demirel Üniversitesi öğrencilerinin kamp ateşi başındaki gitar seranatlarına dinlemek isteyen kulaklarımıza, yorgun gözlerimiz ancak saat 01.00’a kadar izin verdi.

4. GÜN
Sabah 08.00 gibi kalkıp, kahvaltımızı yaptıktan sonra kamp yerimizden denize doğru yürümeye başladık. Harabelerin arasından Roma Hamamını, tiyatroyu ve diğer kalıntıları gezerek sahile çıktık. Olimpos şehri bir korsan kenti. Hikayesi çok orijinal. 100_5073İnternetten bu hikayeye ulaşabilirsiniz. Olimpos antik kentinde binlerce yıllık yaşantılar gözümüzün önüne geldi. Hele Roma Hamamı, o kadar canlıydı ki gözümüzde… Aramızda konuşarak da hayalimizdeki o hamam sahnesini canlandırdık: “Köleler, efendilerine masaj ve kese yapıyorlar ve efendiler kendi aralarında konuşuyorlar, köleler sessiz…” Olimpos çayından botlarımızı çıkararak geçiyoruz. Sahil, havalar iyice ısınmamasına rağmen insan dolu. Bize tuhaf gözlerle bakanlar var. “Galiba Likya Yolu’ndan haberi olmayanlar bunlar.” diye düşünüyoruz.

Sahilden ayrılıp Çıralı’ya dönen yolda oturup taze sıkılmış portakal sularımızı içtikten yarım saat sonra Çıralı’dayız. Çıralı’dan Khimera(Yanartaş)’a doğru yürüyoruz. Yolumuzun bu kısmı asfalt. Likya Yolu’nun en kötü parkurları bu asfalt parkurlar. Neyse ki, çabuk bitiyor ve tozlu bir toprak yola giriyoruz. 1 saatlik yürüyüşten sonra Yanartaş 100_5128Milli Parkı’nın giriş turnikelerinden ücretimizi ödeyip giriyoruz. (Bence burada ücret ödemek saçmalık. Yürüyüşçüler bu turnikenin 20 mt. ilerisinden veya gerisinden rahatça giriş yapabilir. Maalesef, ülkemizde bu tip ayıplar hala var.) Yarım saat kadar sürüyor turnikeden Yanartaş’a varmak. Burasının da güzel bir efsanesi var. Meraklısı internetten okuyabilir. Yerden çıkan ateşlerle deney yapıyorum. Üfleyince sönüyor, çakmağı çakınca tekrar yanıyor. Ama gaz yerin altından oldukça gürültü çıkararak çıkıyor.

Fazla oyalanmadan Ulupınar istikametinde ilerliyoruz. Bitişi Ulupınar’da balık yiyerek yapacağız. Planımız bu. Bu parkurda oldukça fazla yürüyüşçü var. Göynükten çıkıp 6 günde buraya ulaşan Ukraynalı genç bir çiftle konuşuyoruz uzunca, dinlenme molasında. “Bir saatlik yolunuz var.” diyor. Ulupınar’da bizi bekleyen arkadaşlarımız ha bire arıyorlar. Acele ediyoruz dostları bekletmemek için. Yanartaş’tan dağın zirvesine 100_5103çıkmak bir buçuk saat kadar sürüyor. Sonra çok düzgün bir patikadan aşağı doğru salınıyorsunuz. Frenleri burada boşa alın. Aşağılardan suyun çağıltıları yükseliyor. “İnince duş mu alsam derede?” Yarım saatte dereye iniyoruz. Toprak bir yol, patika, tekrar toprak yol derken, Ulupınar’a saat 15.30 civarında ulaşıyoruz. Burada Şelale Restaurant’a oturuyoruz. Oturduğumuza pişman oluyoruz. Salataya yağ istiyoruz dört kere, gelmiyor; çay istiyoruz, gelmiyor; fanta istiyoruz, yemek bittikten sonra kola geliyor. Ama “Hesap!” deyince koşarak getiriyorlar. Hem de ne hesap! Bitişi iyi yapamadık, canımız sağolsun diyoruz. Süleyman: “Sanki ilk yediğin kazık mı Süleyman bu ülkede?” diyor kendi kendine, gülüşüyoruz. Siz siz olun Kemer istikametinden Kumluca istikametine giderken sol koldaki, yol üzerindeki balık lokantasında yiyin balığınızı. Çünkü Şelale Restaurant’ta salata 10 TL iken bahsettiğim yerde 2 TL. Balığın fiyatını da siz düşünün artık. Burada Likya Yolu’nun Beycik tabelasını görüyoruz. Artık yolumuz Tahtalı’ya buradan uzanacak. Seneye, Ekim ayında… Yazı atlatmak lazım…

____________________
Mehmet Gültekin tarafından yazıldı.

1. GÜN
149359_10150770643641306_991168692_n522736_10150770609396306_1812730024_n21 Nisan sabahı, saat 08.00’da Kaştan 3. Likya Yolu yolcuları olarak hareket ettik. Sırt çantalarımız bir hayli ağırdı. Yiyeceklerimiz, çadırımız, tulumumuz, giyeceklerimiz, malzemelerimiz, her şeyimizi sırtımızda taşıyacaktık tam dört gün. Kaş’tan doğu istikametinde yürümeye başladık. Henüz çok erken olduğu için Kaş’ta henüz her yer kapalı. Yolumuz çok özel yerlerden geçecek, bunu biliyoruz. Özellikle Kekova bölgesi ülkemizin ve dünyanın tüm özgün yanları ve sahip olduğu biyolojik zenginlikle en iyi korunmuş kıyılarından biri. Burası ülkemizde betonlaşmanın en az olduğu bölge. “Umarım, turizm canavarı burayı hiçbir zaman yağmalayamaz.” Yol boyu sağımız deniz, solumuz güzel beyaz evler ve oteller ilerliyoruz. Bir köpek beliriyor yanımızda. Daha önceki tecrübelerimizden de hareketle, köpeklerin geri dönmesi için çabalıyoruz. Ama dönmüyorlar. Limanağzı’na doğru çok az asfalt, daha sonra traktör yolu ve en sonunda bir patikadan devam ediyoruz. Yer yer Kaş’ı karşıdan gören manzaralar eşliğinde yürüyoruz. Çalılıklar geçit vermiyor bazen. Kahvaltı molası için manzarası bol bir yer arıyoruz. Bir İsviçreli yürüyüşçü ile karşılaşıyoruz. Ayaküstü küçük bir sohbet… Devam ediyoruz. Kayalıklardan dikine inilen bir yerde Amerikalı kadın bir yürüyüşçü ile karşılaşıyoruz. “Purple House var 25 km ileride. Orada mutlaka konaklayın.” diyor. Daha sonra anlatacağım Purple House’ın (Mor Ev) Sıçak Koyu’nun, Aperlai’nin ve aramızdan iki yıl önce ayrılan sevgili Sitare Ağaoğlu’nun hikayesine bir giriş niteliğindeydi bu konuşma. Sohbet bir anda koyulaştı. 10 dakika falan geçmiş. Limanağzı koyunun yukarıdan görünüşü harika. Aşağıya inmeye başlıyoruz. Burada üç farklı güzellik bizleri bekliyormuş. İlki, iplere tutunarak geçtiğimiz yer, diğeri Hıdırellez Mağarası ve Seveda kaya mezarları. Üçü bir arada. Bir de Limanağzı’nın muhteşem güzelliğini eklersek dört ediyor. Limanağzı’na göçü atıyoruz. Kahvaltı molası. Az ilerimizde bir çadır var. Gece orada konaklamışlar belli ki. Onlar da kahvaltı yapıyor. Onlar bizden önce toparlanıyor ve yola koyuluyor. Beş dakika sonra biz de koydan ayrılıp, bizden öncekilerle aynı istikamette yürüyoruz. Ağaca bir şal takılmış. Önümüzden gidenlerin olmalı. Çok geçmeden arkalarından yetişiyoruz, şallarını veriyoruz. Koyu bir sohbet başlıyor. İstanbul’dan gelen üniversite öğrencileri Leman, Bade ve Semih ile sanki yıllardır tanışıyormuşuz da burada karşılaşmışız gibi, hiç yadsımıyoruz birbirimizi. Beraber yürümeye başlıyoruz. “Buradan Üçağız’a kadar su yok.” diyorlar. “Eyvah!” diyoruz. Hiç akıl edemedik. Yanımızda birer litre su, ya var ya da yok. Üçağız iki buçuk günlük mesafede. “Dur bakalım, paniklemeyelim.” diyoruz; ama Onur’la göz göze geliyoruz. Suyu daha az kullanmaya özen gösteriyoruz. Fakdere mevkiine geliyoruz üç buçuk saatlik yürüyüşle. Orada öğle yemeği molası veriyoruz. Yumurtalı kavurma yapıyoruz. Denize ilk kez giriyoruz. Tarih 21 Nisan.

389579_10150770588236306_573389231_nGüneşleniyoruz ve yeni yol arkadaşlarımız çok yorgun olduklarından Boğazcık’a kadar otostopla gelip, oradan yürümeye devam etmek istediklerini söylüyorlar. İki saatlik uzun bir moladan sonra Onur’la birlikte tekrar yola koyuluyoruz. Az ilerideki bekçi evinden su istiyoruz. Bu bizi rahatlatıyor. Toprak bir araba yolundan tepeye kadar çıkıyoruz. Tepede, denizi tekrar gören yerde rotamız, stabilize yoldan çıkarak taşlık bir patikaya giriyor. Denize kadar iki kilometrelik, döne döne inilen bir parkurdan iniyoruz. Çok zaman alıyor burası. Yol, bazı yerlerde inanılmaz kötüleşiyor. Çantalarımız çalılara takılıyor. Kayalıklarda ayağının takılıp, o ağır çanta ile düşmeniz an meselesi. Dikkatlice yürüyoruz. Yolumuz denize çıkıyor. Şaşırıyoruz. Bir “U” dönüşü yaparak tekrar dikiliyoruz yokuş yukarı. Aynı toprak yola çıkıyor Likya Yolu. Canımız sıkılıyor, keşke toprak yoldan hiç ayrılmasaymışız diyoruz.“Yol bitti mi, nedir?” Suyumuz bitmek üzere. Saat 17.00’yi geçti. Ayaklarımızın altı iyice acımaya başladı. 1 Ayaklarımız su toplarsa yanarız. Devam ediyoruz. Birkaç kamp bölgesini geçiyoruz içimiz acıyarak. Kamp atamıyoruz; çünkü suyumuz yok. Boğazcık Köyü’ne en az beş km var daha ve patikalar çok yılankavi, yol bir türlü bitmiyor. Saatte bir buçuk, iki km yol yapıyoruz en fazla. “Hadi bu gece susuz idare ettik diyelim, yarın da bulamazsak biteriz.” diyerek yürüyoruz. Yolun denizden ayrılıp yamaca tırmandığı bir noktada tavanı yarım daire şeklinde çok eski bir yapı… Kuyuya benziyor. Suyu kontrol ediyoruz. Su bulanık ama kurtlanmamış. Seviniyoruz. Hava karardı kararacak. Oraya kampımızı atıyoruz. Fena yorgunuz. Ateşte bir şeyler pişirip karnımızı doyuruyoruz. Muhabbet edecek durumumuz yok. Gözler kapanıyor. Havanın kararmasıyla birlikte çadırlarımıza çekiliyoruz. Aşağıdan denizin sesi geliyor. Ninni niyetine dinliyorum. Gece ara ara yukarılardan kurt ulumaları geliyor kulağıma. Onları dinlemek çok zevkli. O gece çok uzun bir uykuya varıyoruz sıcacık tulumlarımızın içinde…

2.GÜN
319865_10150770650316306_2078648072_nUyandık. Etraftan topladığımız ada çayları ile kahvaltımızı yaptık. Hazırlandık falan derken saat 10.00’u bulmuş. Biraz yavaş davrandık. Bir km kadar yokuş bir patikadan tırmandıktan sonra çoban barakaları ile karşılaşıyoruz. Sularımız bitmişti. Etrafa sesleniyoruz ama ortalıklarda kimsecikler yok. Büyük bir varil ve önünde hayvanların su içmesi için bir tekne var. Vanayı çeviriyoruz buz gibi su akıyor. Şişelerimizi doldurduk. En az birer litre su içtik, vücudun su ihtiyacını karşılamak için ve suyumuzu mümkün olduğunca geç kullanmak için. Çoban köpeklerinin uzaktan havlamaları eşliğinde devam ediyoruz yolumuza. Az yukarıda toprak bir yola kavuşuyoruz. “Bizi bu su, hiç takviye yapmasak bile Üçağız’a atar.” diyerek devam ediyoruz. Yukarıda yine İsviçreli bir grup ve Türk rehberleri ile karşılaşıyoruz. Ayaküstü sohbet ediyoruz onlarla. Çantaları küçük, demek ki günübirlikçiler. Burada Likya Yolu, stabilize yoldan bir patikaya ayrılıyor. Yine kayaların içine sarıyor patika. İşaretler karmakarışık. İstikamete paralel değil işaretler. Yol zaten yok. Kayalardan keçiler gibi hoplaya zıplaya yukarıya doğru çıktık. Bir kuyuda dinlenme molası verdik. Boğazcık köyünden bir göçer abimiz yanımıza gelerek, hal hatır sordu, bizi mutlu etti. Küçük kızı geldi daha sonra yanımıza. “Merhaba” dedi. Çikilotalarımızı paylaştık onlarla. Vedalaşıp devam ettik. Toprak, gayet düzgün bir yoldan tempoyu artırarak yürüdük. Boğazcık köyünün girişindeki evin bahçesinden su takviyesi yaptık. Önceki gün denize girmiştik. Tuzumuzla bir gündür duruyoruz. Evin girişinde, hortumla kafamızı yıkadık, duş aldık. Bahçedeki marullara ve maydonozlara dayanamadık. Yola koyulduk. Az ileride asfalt yoldan çıkarak, Likya Yolu tabelasından sağa döndük. Toprak bir traktör yolundan epeyce ilerledik. Bu bölgede, Boğazcık’a 2 km kala ve Aperlai’den 2 km sonrasına kadar patikalar çok güzel. Çünkü bu yollar, antik kentleri birbirine bağlayan gerçek yollar. Hava çok sıcak. Güneş yakıyor. Bu bölgede her yerde kuyu var. Apollonia kentine ulaşıyoruz. Apollonia’nın eteklerinde, asfalt yola kavuşmadan öğle yemeği molası veriyoruz. Çöplerimizi yakıp yola devam ediyoruz. Asfalt yoldan iki yüz metre kadar ilerledikten sonra 2 üst yanımızda ulu bir meşe ağacının altında keçilerini kuyudan çektiği su ile sulayan bir çoban görüyoruz. Selam veriyoruz. Buradan yol, sağa traktör yoluna giriyor. Kötü bir Aperlai tabelası var burada. Az sonra yol patikaya dönüşüyor. Her yer kuyu. Suları hep bulanık ama. Bir aya kalmaz bu sular kurtlanır, deyip denize doğru alçalmaya başlıyoruz. Hızımız gayet iyi. Ama bu bölgede patikadaki kayalar artıyor. Terk edilmiş Rum evlerinin olduğu düzlük bölgeye geliyoruz. Evlerin ortasında bir kuyu… Az ileride patlatılmış Likya kaya mezarlarının arasından ilerliyoruz. Burnumuzun kemikleri sızlıyor bu tarih yağmacılığından dolayı. 3. Likya Yolu yürüyüşümüzün en güzel ve en görkemli yapılarından biri ile karşılaşıyoruz: Aperlai. Şehrin surları hala dimdik ayakta. Nekroplü muhteşem. Kaya mezarları arasından görünen Sıçak yarımadasının koyu ve birkaç taş evin oluşturduğu manzara inanılmaz. Tarih, doğa, deniz ve ben… Daha ne isterim? Ne isterim söyleyeyim: Sitare Ağaoğlu ile tanışmak… O da kim mi? 562483_10150770587001306_1345497623_n544807_10150770587526306_1772162531_nYapmayın! Kocaman şehirlerden kaçarak elektriği, yolu olmayan Sıçak Koyu’na gelip burada bir çoban evi satın alarak, onaran ve ömrünün sonuna kadar burada yaşayıp burada ölen birisi Sitare. Onunla oturup sohbet etmeyi çok isterdim. Sitare Ağaoğlu, ülkemizin tanınmış ailelerinden biridir. Babası bakanlık etmiş, Karabağ kökenli bir ailedendir. Atatürk’le birlikte çok işler yapmış, Ziya Gökalplerle, Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yurdakul gibi Türkçü isimlerin içinde yer almış, Atatürk’ün emri ile 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurmuş Ahmet Ağaoğlu’nun torunudur. Ressamdır. Doğa sever, hayvanlarla çok iyi anlaşır. Bir gün, insansızlığı özler ve günün birinde, “Artık benden bu kadar.” der büyük büyük şehirlere. O şaşalı hayat geride, engin denizler önündedir artık. Doğayı, denizi, doyuncaya kadar yaşamış birisidir Sitare. İki yıl önce sessiz sedasız aramızdan ayrılmış Sitare. Onunla tanışamadığım için o kadar üzgünüm ki. Sitare Ağaoğlu, bu ülkenin başına gelmiş olan nadir güzel şeylerden biridir işte bu yüzden. 536743_10150770625826306_1330225523_nOnu, ölümünden sonra tanımış olmak canımı acıttı; ama değil mi ki o en büyük sanatçılar, Osman Hamdiler, Orhan Veliler, Hemingwayler ve daha niceleri son nefeslerini verirken aslında bilmezler, ölümün “sonsuzlukta” alınan ilk nefes olduğunu. Sitare hanım için özetle diyebiliriz ki; resimleri, hayatı algılayış şekli, anarşist tavrı, doğaya olan tutkusu, Aperlai’si, çok sevdiği hayvanları … ile hatırlanacak bir sonsuzluk anıtıdır. Belki günün birinde ben de alır başımı Aperlai’ye giderim. …ve belki orada senin güzel hayvanlarınla, “küçük cinlerinle” karşılaşırım ve “Size Sitare’nin selamı var.” derim. GÖNÜLLÜ SÜRGÜN Aperlai’nin benim için ayrı bir önemi var. Yaşamının büyük bir bölümünü burada satın alarak onardığı bir çoban evinde geçiren ancak iki yıl önce aramızdan ayrılan sevgili dostum Sitare Ağaoğlu’nun anıları antik kentin her taşına, ağacına sinmiş gibi. İşte koyun bittiği yerdeki o küçük evlerden üçü Sitare’nın bir ömür sığdırdığı yaşam alanlarıydı. Bir nevi “dervişhane” gibiydi bu evler. “Buraya boğazda bir yalı parası harcadım.” derdi Sitare. Son yıllarda burada yalnız yaşıyordu. Kendisinin kullandığı fiberglas bir tekneyle ihtiyaçlarını Kaş ya da Üçağız’dan sağlıyordu. Yaptığı resimlerdeki küçük ve belli belirsiz figürleri sorduğumda, “Onlar, taşların içindeki küçük cinlerim benim.” Yanıtını vermişti. Aperlai çevresindeki taşların, ağaçların, bitkilerin ve her canlının bir bütün olduğuna inanan, insanın kendi varlığını bütün bunların üstünde görmesine öfkelenen biriydi Sitare. Aperlai, 3 O’nun dalgalı gençlik yıllarının ardından demir attığı son sığınağı gibiydi. Tercih edilmiş bir yalnızlığın zorunlu ikametgahı. Bir “gönüllü sürgün” yeri. Hafif rüzgarlarda, bir bayrak dalgalanmasını andıran seslerle ıssızlığı bozan koydan, bazen bir portakal kasası, bazen bir ayakkabı bazen de Yunan adalarından atılmış bit ambalajı getirdi deniz. Bir keresinde için Arap harfleriyle yazılmış yüz yıllık mektup bulunan bir potkal geldiğini anlatmıştı. (Temmuz 2012 – Atlas dergisinden alıntı) (Bu potkalla ve diğer denizden gelen malzemelerle ilgili olarak: Bu potkalın, Osmanlı döneminde denize bırakılmış olabileceği muhtemeldir, demişti Sitare. Bir gün pilot koltuğuyla birliğiyle bir ceset getirir deniz bu sefer. Cesedi koyda Sitare bulur. Anlaşılır ki, açıklarda düşen bir helikopterin pilotudur bu ceset.) Şu anda, tüm bu hikayeler kafamda, Sitare’nin silueti hayalimde, oturduğu taş ev tam da karşımızda. Yanıbaşımızda Aperlai. Sitare’nin fiberglas küçük teknesi hala aşağıda iskeleye bağlanmış halde sahibini beklemekte, O’nun bir daha gelmeyeceğini bilmeyerek. Biri evinin ahşap panjurlarını kapatmış. O, giderken bu kayaları, bu bitkileri, “küçük cinlerini”, Aperlai’yi yalnız ve öksüz bırakıp gitmiştir. Gittiği yerden, şimdi bırakıp gittiği ıssızlıkta yürüyen bu iki yolcuyu görür mü acaba. Güneşli Sıçak Koyu’nun denizden yansıyan ışıkları evinin taş duvarlarını yalamakta. Sanki, Sitare’nin kapısını çalmakta. Duygularımız diz boyu. Likya Yolu’nun en güzel yeri. En anlamlı, en gösterişli, en canlı, denize yakın en sessiz, en ıssız yeri. Duygularımız, doğa coşkumuz, içimizin acıması geçecek gibi değil. Onur, işaretle, hadi, diyor. Çantalarımızı vurup sırtımıza yavaş yavaş Sitare’nin evine doğru ilerliyoruz. Evin arka tarafından yürüyoruz. Burada The Purple House, bizi bekliyor. Şimdi bu koyda Rıza Cüce, eşi Feyza Cüce ve kızları Ada yaşamaktadır. Rıza Cüce, aldığı ani bir kararla işini gücünü bırakır ve buraya yerleşir. Eskiden kalma kuyuya ek olarak bir kuyu daha kazar Rıza, dededen kalma evin yanına, yağmur sularını biriktirmek için. Etrafa doğal malzemelerle masalar, sandalyeler yapar, bungalovlar kurar ve dededen kalma bir evi onararak Sitare’nin yadigarlarına komşuluk eder. Kullandığı malzemeler tıpkı Sitare’nin anlattığı gibi, denizin getirdiği kütükler, ahşaplar… Rıza, Likya Yolu yolcularına burada kamp, otel ve yiyecek içecek hizmeti vermektedir. Bir gün yolunuz buraya düşerse, ki düşşün, Rıza’nın kurduğu Purple House da mutlaka bir gece kalın, gece yetmez, buna bir de gündüz ekleyin. Evin adı ya da bu konaklama yerinin adı neden Purple House? (Mor Ev) Aperlai, Ortaçağ’a kadar sadece burada yaşayan bir deniz salyongozundan elde edilen mor boya ile ünlü. Roma İmparatorluklarında asaletin ve soyluluğun simgesi haline gelmiş mor renkli kıyafetler, hep buranın boyaları ile boyanırmış. Bugün bile dikkatlice arayacak olursanız, Sıçak Koyu’nda o salyongozların kabuklarına rastlayabilirsiniz. Rıza, buraya elektrik ve yol yapılmasını istememektedir. Bunu biz de hiç istemiyoruz. Hele turizm canavarının bu doğa ve tarih cennetine uğramasını hiç mi hiç istemiyoruz. Tüm ihtiyaçlarını Üçağız ve Kaş’tan gidermektedir Cüce ailesi. Üçağız’a yarım saatlik ATV motoru ile daha sonra da tekne ile ulaşmaktadır. O sırada telefonum çalıyor. Bir gün önce Fakdere Koyu’nda ayrıldığımız arkadaşlarımızdan Leman arıyor. Üçağız’dalarmış. “Akşama ancak orada olabileceğiz.” diyoruz. “Tamam gelince arayın.” diyorlar. 4 Aperlai’den zor ayrılıyoruz. Adım atacak mecal yok dizlerimizde. Purple House’dan ve Rıza’dan vedalaşarak ayrılıyoruz. Buradan itibaren yol, uzun müddet kırmızı topraklı bir düzlükten ilerliyor. Burada tempomuzu artırdık. İleride yol tekrar kayalık patikalara ulaştı. Koyların tepelerine çıkarak, oradan sahile inerek bazen koyun burunlarından dolanarak ilerledik ve akşam saatlerinde Üçağız’a ulaştık. Arkadaşlarımızı aradık, Kaleköy’e geçtiklerini ve oraya kamp kurduklarını söylediler. Önce bir balık lokantasına gidip karnımızı doyurduk ve bir pansiyona attık kendimizi. Sıcak duş çok iyi geldi. O sırada saatlerimiz 23.00’ü gösteriyordu. Telefonum çaldı, arayan Bade’ydi. Çadırımızın etrafında birileri geziyor, çok korktuk, gelin bizi alın, dediler. Hassan Restoran’ın sahibi Hasan abimiz bize bir araba buldu ve Memet abimizle birlikte Kaleköy’e giderek arkadaşlarımızı aldık ve kaldığımız pansiyona yerleştirdik. O gece saat 02.00’ye kadar sohbet ettik ve o saatte herkes odasına çekildi.

3.GÜN524751_10150770637756306_657086555_n
Sabah 07.30’da kalktım ve bahçeye indim. Yenidünyaların tam zamanıydı. Bir kucak dolusu topladım ve çantama doldurdum. Derken birer ikişer, ekip uyanmaya başladı. Balkonda güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra tekrar yola koyulduk. 23 Nisan’dı. Üçağız Köyü’nün çocukları şarkılar eşliğinde köyün limanına doğru yürüyorlardı. Neşeli bir gündü. Kaleköy istikametinde ilerlemeye koyulduk. Bir saat kadar yürüdükten sonra Kaleköy’e (Simena-Kekova-Batıkkent) ulaştık. Kekova, Üçağız ve Kaleköy’ün karşısındaki 5 kilometkarelik insan yaşamayan bir ada. Bu adadan dolayı bu bölge Kekova adıyla anılıyor. Her gün yüzlerce turist yatlarla buraya gelmektedirler. Kaleköy’e karayolu yok. Kaleköy iyi korunmuş; tarih, doğa ve denizin birleştiği muhteşem bir yer. Türkiye’nin belki de en güzel iki köyünden biri Kaleköy; diğeri de hiç şüphesiz Üçağız. Yan yanalar zaten. Kaleköy’e doğru kopuk bir şekilde toprak bir yoldan çıkıyoruz. Kırk beş dakikalık bir yürümeyle Simena’ya ulaşıyoruz. Şehrin arkadan girişi, taş döşeli çok eski yollardan tırmanılarak geçilen bir yer. Aşağısına gemi barınağı yapılmış. Bir geminin gölgesine çantalarımızı bırakıp batonlarımızla Kaleköy’e tırmanıyoruz. Manzara mükemmel. Yol antik kentin nekropolünden geçiyor. Tepeye çıkınca onlarca Likya kaya mezarı arasından denizin turkuaz rengi görünüyor. Manzaraya diyecek tek kelime yok. Kalenin dibinde ilköğretim okulu çocuklarının 23 Nisan kutlamasını izliyoruz. Köyün içerlerine dalıyoruz. En aşağılarda dayanamayıp denize giriyorum tek başıma. Geriye dönüşte bahçelerden limon topluyoruz. Yenidünyalardan aşırıyoruz. Hele az yukarıdaki karadutları görünce önce ben ve Semih sonra Onur, Bade ve Leman da katılıyor dut hırsızlığına. “Of, fena lezzetli.” Bahçenin sahibine yakalanmadan uzaklaşıyoruz Allah’tan. Hızlıca geldiğimiz yoldan geriye dönüyor ve geminin gölgesine bıraktığımız çantalarımızı sırtlanıp yola koyuluyoruz Andriake’ye doğru. Yol 3 km kadar düzlükler içinde, kırmızı topraklı patikadan devam ediyor. Sağımızda Cenevizlilerden kalma bir kale. Peşimizde bir köpek. Ayrılmak bilmiyor. Hızımız gayet 5 iyi. Neredeyse koşturuyoruz. Sıcak fena… Ter içindeyiz. Tempomuzu düzlük bulduğumuz yerlerde artırarak, kayalık patikalarda düşürerek ilerliyoruz. Arada bir Bade’nin ayak burkulmaları da olmasa hızımıza diyecek yok. Sularımız bitmeden ve akşama kalmadan Andriake’ye varırız diye hesap ediyoruz. Pırıl pırıl koyların Likya Yolu ile buluştuğu yerlerden geçiyoruz. Gözümüz doğanın güzelliğine takılı kalıyor. Deniz ne kadar berrak. Yakınlarda ne bir yerleşim yeri var ne de turistik bir tesis. Türkiye’nin en güzel koylarından biri olan Kapaklı Koyu’na ulaşıyoruz. Koyun orta yerinde bir adacık. Adacıkta ağaçlar büyümüş, çimenler yeşermiş. Koyun diğer adı Burç Koyu. Kaleköy’den çıkışımızda karşılaştığımız Zirve Dağcılığın Ankara grubu ile tekrar karşılaşıyoruz burada. Öğle yemeği molasını biraz uzun tutuyoruz. Köpeğimize bir yenisi daha katıldı burada. Bir ağacın gölgesine tünediler ve orada uykuya daldılar. Yemeğimizi yiyip biraz da denizde serinledikten sonra yola devam ettik. Kapaklı Köyüne doğru çıkan kayalık patikalarda Leman, Semih ve ben önden Onur ve Bade arkalardan ilerliyor. Suyumuz iyice azaldı. Kapaklı Köyü’nün karşısından geçiyor Likya yolu. Kapaklı’nın sera görüntüleri canımızı sıkıyor. Orada Andriake Kamping’in reklam panosuna bakıyoruz. Akşam burada konaklayabiliriz diye içimizden geçiriyoruz. Uzun bir dinlenmeden sonra Onur ve Bade bize yetişiyor. Bade, ayağını burkmuş ve düşmüş. Ayak bileklerinde yer yer morluklar… Moralimiz bozuluyor. Fazla devam edemeyecek gibi görünüyoruz. Denizden uzaklaştığımız noktalar… İnişli çıkışlı kayalık parkur dimdik bir patikaya denk geliyor ve Çakıl plajına kadar yarım saatlik bir iniş rotasını takip ediyoruz. …ve Çakıl Plajı. Herkes bitkin. Denizden çok az geride bir su birikintisi var. Köpeğimiz oradan su içiyor. Demek ki tatlı su. Ama rengi, iyi demlenmiş bir çaya benziyor. İçsek mi… Burada kamp mı kursak… Bu sudan içebilirsek burada kamp kurabiliriz… Kafamızda türlü düşünceler. “Andriake’ye son 3 km. Yürüyebiliriz,” diyorum. Beni destekleyen tek bir cümle edilmiyor. Bir saat kadar bekliyoruz plajda. Köpeğimiz de bizimle birlikte… “İmkansız, artık bir adım dahi atamayız.” Bu cümle çok kararlı. Bir çözüm üretiyoruz. Kapaklı köyünde gördüğümüz tabeladaki Andriake Kamping’in telefon numarasını Bade aklında tutmuş. Arıyoruz. Bize bir balıkçı teknesi gönderiyorlar. Tekne sahibi sadece mazot parasını alıyor bizden. Hayret ediyoruz. Demek ki buralarda daha insanlık ölmemiş. O gün kamp alanında hoş muhabbetler oluyor. Kamp ateşimiz bile yanıyor. Ateşe patates gömüyoruz. Sıcak su ile duşumuzu alıyoruz. Muhabbet keyifli ama göz kapakları daha fazla uyanık kalmaya izin vermiyor. Birer ikişer çadırlarımıza çekiliyoruz. 4. GÜN: Sabah mı olmuş ne. Güneşle birlikte uyanıyorum. Serinlikte Andriake limanını ve plajını geziyorum. Döndüğümde herkes uyanmış, neredesin sen diyorlar. Güzel bir kahvaltıdan sonra Andriake kalıntılarının olduğu yere gidiyoruz. Güzel korunmuş binlerce yıllık bir ticaret merkezi. İlk kez bir antik yerleşim yerinde canlı canlı sarnıç görüyor ve içine giriyorum. Çok keyifli. Etrafta anfora kalıntıları dolu. Bir saat kadar zaman geçiriyoruz burada. Ayrılmak çok zor. 6 Burası binlerce yıllık bir ticaret merkezi. Arkeologlara göre Andriake harabeleri kurulduğu tarihten sbugüne kadar 2 metre çökmüş. Hayallere dalıyoruz. “Gemiler dükkanların önüne kadar yaklaşır, beyaz peştemallı ticaret erbabları gelen gemilere kölelerini gönderir…” Burada Likya Yolu’ndan ayrılıp toprak yoldan Demre yoluna çıkıyoruz ve Demre’ye kadar yürüyoruz. Oradan Onur’la ben Kaş’a, aracımıza hareket ediyoruz; Bade, Leman ve Semih otostopla Çıralı’ya hareket ediyorlar. Buruk bir vedalaşma. Her biten şey gibi 3. Likya Yolu yürüyüşü de böyle hoş, hafif hüzünlü bir şekilde sona erdi.

____________________
Mehmet GÜLTEKİN tarafından yazıldı.

407392_10150558846561306_1005333722_nYol arkadaşım Eto ile birlikte 22 Ocak gecesi Konya-Seydişehir’den özel aracımızla birlikte Likya yolu’nun 2. etabını yürümek için yola koyulduk. Memleketi kar alıp götürüyordu. Daha Seydişehir’i çıkmadan yeniden kar başlamıştı. Seydişehir’in Beldibi mevkiinde zincirimizi takıp yola koyulduk. Akşam saat 16.30 sularıydı. İki ya da üçüncü vitesle Alacabel’in görkemli güzergahını ve Torosların zirvelerini seyrederek yavaş yavaş denize doğru salındık. Aksekiye bağlı Yarpuz kasabasına gelince kardan eser kalmadı ve zincirlerimizi söktük. Manavgat, Serik, Antalya, Korkuteli, Elmalı, Akdağ’ın (Kızlar Sivrisi) eteklerinden Kınık istikametine doğru ilerledik. Kızlar Sivrisi’ne(3070 mt.) bu kış tırmanacağım için karanlık da olsa durup iyice bir baktım. “Bu dağ beni çağırıyor, acele etmeliyim.” dedim. Tekrar arabaya binip yola koyulduk. Arabada sevdiğimiz parçaları bağıra bağıra söyledik. Bu arada gözümüz hep derecedeydi. -12lerden -8lere oradan da 0’a kadar
düşmüştü. Kınık’ta 4 derece falandır diye seviniyorduk.

1. GÜN
Gece 03.45’te Xanthos harabelerine arabamızı park ettik ve şak diye harabelerin göbeğine çadırımızı kurduk, tulumlarımızı serdik ve küt diye yattık. Hayal etmeye çalıştım. 2700 yıl önce benim yattığım yerde kimler uyuyordu bu saatlerde diye düşündüm. Acaba benim uyuduğum bu yerde kimler can verdi Pers ordusunun önünde. Dalmışım. Sabah 7 idi kalktığımızda. Kahvaltımızı yolda yapacaktık. Hemen toparlandık, çantalarımızı sırtlandık. Gereksiz malzemeleri arabamıza bıraktık, arabamızı da güvenli bir yere… Sırt çantalarımızla yola koyulduk. Likya yolu’nun 1. etabını buraya kadar geçtiğimiz Mayıs ayında yürümüştüm. Kaldığımız yerden şimdi devam ediyorum. O zaman kısa kollularla, sıcakta yürüyorduk, hatta Kabak Koyu’nda denize bile girmiş daha sonra Kabak Koyu’ndan Alınca’ya giden kanyondaki derede, çelik gibi suda duşumuzu da almıştık. Şimdi polar montlarla ve yağmurluklarlayız. Yarın yağmurlu gözüküyor. Xanthos harabelerinin tam orta yerinden
yukarıya doğru yürüyoruz. Sağlı sollu eski başkent kalıntıları… Gözümün önünde savaşlar, depremler, eski kervan yoları, atlılar, Persler, Grekler, Yunanlar, Etrüskler, Romalılar, Hadrianus,Türkler, Eto ve ben…Xanthos harabelerinin bulunduğu tepeyi ortadan yararak bu tepenin arka yamacına doğru ilerliyoruz. Tepenin arka tarafları da kalıntı. Ne de olsa eski bir başkent. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir adlı şehrengizinde, Konya için söylediği bir söz geliyor aklıma: “Bir başkent her zaman başkenttir.” Yıkılıp gitmiş de olsa bu başkent hala başkent. İki büyük deprem bir büyük kıyım, kaç defa yangın yaşamış da olsa, kalanlar hala heybetli, hala etkileyici…

Yol arkadaşım Eto’ya Xanthos ve Likya uygarlığıyla ilgili bildiklerimi aktarıyorum. Zaman zaman 2500-3000 yıllık yollardan geçeceğimizi bazen tahmini olarak o yollardan geçtiğimizi düşüneceğimizi söyledim. Büyük çamlıkların içinden geçen toprak bir yolda buluyoruz kendimizi. Ve önümüze büyük bir asfalt yol çıkana kadar yürüyoruz.

(Yürüyecek olanların dikkatine: Xanthos’tan bu asfalt yola kadar işaret aramayın, bir çam ağacında işaret var, o işaret de yanlış yönlendiriyor. Asfaltla birlikte zaten Xanthos- Çavdır Likya Yolu tabelasını göreceksiniz. İnpınarı istikametinde yürüyeceksiniz. Tabela Çavdır’ı gösteriyor. Ama siz Çavdır’a giden asfalt yola değil 15-20 metre kadar kuzeyinden ilerliyorsunuz ve işaretleri görmeye başlıyorsunuz. Buralarda işaretlendirme ya yok ya da çok seyret. O nedenle son gördüğünüz işaretten sonra o istikamette dikkatlice yürümeye devam
ediniz.)

Çok eski bir yola giriyoruz. Çavdır Kasabasının kuzeyindeki dağın yamacından ilerleyen gerçek tarihi bir yol burası. Yolun alt kenarı taş duvarlarla desteklenmiş, az ileride taş kemerli bir köprü… Hava oldukça güneşli. Sıfır kolu tişörtlerimizle devam ediyoruz. Güneşi dikine gören güney yamaçtan Çavdır’ın kuzeyine kadar geliyoruz. Bu yol boyunca 2500 yıllık Likya su kanallarının yanı başından ilerleyeceksiniz.

Bu yol artık kullanılmayan sadece Likya Yolu yürüyüşçülerinin kullandığı bir yol. Bu kanallardan birinin başında kahvaltı yapmalı… İyi fikir.

Eto, çök!

418663_10150558083971306_732622361_nÇöküyoruz. Kamp ocağı, su ısıt, yumurta haşla, kahvaltı, Ocağın sonlarına doğru, mevsim kış, üstümüzü başımızı çıkarıyoruz, coşuyoruz güneşin Afrodit’ten çaldığı altın saçları vücudumuza değerken Güneş Ülkesi Likya’da… Matımı serip güneşin kucağına atıveriyorum kendimi.

İyi ki gelmişiz, diyor, Eto.

Evet, iyi ki gelmişiz, diyorum.

Aşağıda seralar bir deniz gibi. Portakal bahçelerinin turunculuğu da görüntünün süsü.

Patara ve doğusu alabildiğince uzanıyor deniz gözlerimin önünde. Kahvaltımızı yaptıktansonra toparlanıp yürümeye devam ediyoruz. Yol Çavdırın en kuzeyindeki evleriyle vebahçeleriyle karışıyor ileride. Burada suların çağıltısından başka ses yok. Köylüler portakal ikram ediyorlar. Portakalları kabuklarıyla dilimleyip, suyunu emiyoruz sadece ve su boyunca kuzeye yöneliyoruz. 2500 yıl önce İnpınarı’ndan başkent Xanthos’un su ihtiyacını gidermek için yapılmış olan su kanallarının boyundan kilometrelerce yürüdük. Kuzeye doğru yönelince yol biraz dikleşiyor ve yer yer yolun sağ kısımları göçmüş ve oldukça yüksek. İçimizde küçük bir korku oluyor. Sıklaşan makilere, su kanalına ve uçuruma dikkat ederek devam ediyoruz. Yolun 10 metre kadar aşağısında bir taş kemerli köprü daha görünce, yükümüzü yola bırakıp aşağıya indik. Kemerli köprüyü sadece yolcular değil, karşıdaki bir ağacın kökü de karşıya geçmek için kullanmış, o kadar kalınlaşmış ki, ikinci bir köprü oluvermiş de kendisinin haberi yok. Taş kemerli köprü cılız görünüyor ama yıllara meydan okuduğuna göre 58 kiloluk bir adama da meydan okur diyerek üzerine çıktım. Resimler çekindik ve tekrar yola koyulduk. Yukarıda plastik kalın bir borudan bize doğru su akıyordu. Altımızdaki derenin çağıltısı bu sese karışıyordu. Bu bölgedeki leziz yaban mersinlerinden yemeden geçmeyin. Hem beyazını
hem de siyahını burada istediğiniz kadar yiyebilirsiniz. Hayarımda bu kadar lezzetli yaban mersini veya mersin yemedim. Tabi, mevsimini denk getirmeniz de önemli bunun için.

İnpınarı’na giden yol bizi vadinin diğer yamacına taşıyor. Denizi ve güneş ışıklarını“V” şeklindeki vadiden izliyoruz. Yamaç iyice dikleşiyor. Birkaç gün önce yağan yağmurun ıslağı yürümemizi zorlaştırıyor. Olsun. İnpınarı’ndayız. Başkent Xsanthos’u yüzyıllarca belki binlerce yıl sulayan bu pınardan kana kana içiyoruz.

(Yürüyecek olanların dikkatine: Xanthos- İnpınarı arasında yanınızda çok az su taşıyarak ilerleyiniz. Çünkü burada her yer su.)

İleride su olup olmadığını bilmediğimiz için mataralarımızı ve yedek şişelerimizi iyice dolduruyoruz. Buradan güneye doğru toprak yoldan ilerliyoruz. Dik yokuştan sonra yolun bu parkuru oldukça rahatlatıcı geliyor insana. Likya Yolu’nun neresinde olursa olsun köylü çocukları utangaç tavırlarla “Hello!” diyorlar size. Merhaba demiyorlar, çünkü bu yollarda neredeyse yürüyen hiçbir Türk görmemişler. Çocuklar da haklı. Ayaklarında ayakkabı olmayan bu Çavdırlı çocuklar, zeytin çırpan anne babasına eşlik etmekteler. Selam veriyoruz anne babaya. Selamın karşılığını bahçelerinden topladıkları portakallarla veriyorlar bize. Vitamin patlaması olacak… Birkaç dakika o tertemiz insanlarla sohbet ettikten sonra yolumuza tekrar koyuluyoruz. Güneş iyice yükseldi, yakıyor. Sırtımız tertden ıslandı. Yorulmaya başladık. Toprak yol ileride asvalt yola kavuştu. Asvalt yol oldukça dik bir rampa halinde ilerliyordu. Açıktık. Eto’ya makarna yapmayı teklif ettim. Ne kadar çok sevindi
buna, tuhafıma gitti… Manzarası güzel, denizi tepeden gören güzel bir yere çantaları attık. Kamp tüpü yerine ateş yaktık burada. Makarna pişerken ben yine soyundum matımı serdim ve güneşin böğrüne uzandım. Oh! Ne güzel güneşin bu mevsimde insanı ısıtması. Toparlanıp
yürüyoruz. Bu bölgeler, birbiriyle bağlı köylerden oluşuyor. Üzümlüdeyiz. Suyumuz bitmek üzereydi. Su tedarik ettik. Bir ihtiyar amca geldi birkaç soru sordu bize, karşılığında birkaç soru da biz sorduk tabi. Sonra durun burada dedi amcamız ve elinde bir poşet dolusu elma ile geldi. Elmalar kıpkırmızıydı. Ağzım sulandı ya. “Amcacım birkaç tane alalım yeter, taşıyamayız dediysek de hepsini almak zorunda kaldık. Amca çok ısrarcı bir amcaydı. Acaba buraların amcaları hep böyle mi?

423659_10150558341891306_685104265_nÜzümlü Köyü’nün her tarafı çeşme.

Yürüdük. Eski Türk Dini kalıntıları burada da devam etmekte. Bahçelerde kuru kafalar, mezara konan testiler… Bu gelenekler neden devam etmektedir. Çünkü bu insanlar binlerce yıl önce Asya’nın ortasından yani Türkistan’dan geldiler. Yani Türkler.

Kayaların arasına yapılmış doğaya uygun mimarisiyle evler büyüleyici güzellikte. Güneş aşağıya meyilli. Hava kararmadan Kalkan’a varalım diyoruz. Galiba varırız. Ha gayret Eto!

Hızlanıyoruz. İslamlar Köyüne dikine vuruyoruz yol ayrımından. Eyvah, yağmur suları burayı geçilmez yapmış.

Çantanı bıraksan atlayabilir misin Eto?

Atlarım tabi ne olacak!

Eto atladı. Hayır atlayamadı. Etonun ayakları ve botları su içinde şimdi. Bir an önce Kalkan’a ulaşıp kamp yerinde ateş yakıp kurutmak lazım botları.

Ben atladım. Hiçbir yerim ıslanmadı.

İnpınarı’ndan buraya 10 km yürümüşüz. Akbel 1 km. Akbel’den Kalkan 1 km. Geldik sayılır. Hava karardı kararacak. Dikine vuruyoruz asfalt yoldan. Akbel, Kalkan. Bir zeytin ağacının altına kampımızı kuruyoruz. Şehirden ışığımız görünmesin diye alacakaranlıkta çadırın önüne ateşi gizleyecek şekilde duvar örüyorum. Zemindeki zeytinleri temizliyoruz. Etraf zeytin çalısı dolu. Ateşi yakmak zor olmuyor.

Akşam yemeğinde türlü var. Buyurun.

Yemeğimizi yedikten sonra ateşin başında biraz sohbet ediyoruz ve çadırımızın içini hazırlıyoruz. Siz şimdi akşam oturmasına da gelmezsiniz.

Çadıra girerken beraber uyukluyoruz. Birbirimize iyi geceler dediğimizi hatırlamıyorum.

2. GÜN
422230_10150558169761306_1360153656_nSonra sabah oldu. Çadırımıza vuran yağmur tıpırtılarını bir müddet dinledikten sonra kalkıyoruz. Aşağımız Kalkan, daha aşağımız deniz, istikamet Bezirgan Köyü. “Bezirgan, Kalkan’ın arkasındaki yüksekçe dağın arkasındaki dağın arkasındaki köy.” Anlatabildim sanırım.

Hava bulutlu.

– Galiba bugün yağmurda yürüyeceğiz Eto.

– Fark etmez, isterse kar yağsın. Doğanın her hali güzel.

Kahvaltıda akşamdan kurduğumuz ocakta pişireceğimiz melemen var. Zeytin ağacının dalları ne güzel yanıyor. İki dakikada hazır oluyor kahvaltımız. Aceleyle yiyoruz. Yağmur malzemelerimizi açıkta bulup ıslatmasın diye. Acele ettiğimiz her halimizden belli. Eto:

– İlk defa çantayı ben sizden önce hazırladım, diyor.

– Aferin, senden iyi bir doğa sporcusu olacak, diyorum, yüzü gülüyor. Belki seviniyor belki de komiğine gidiyor lafım.

Yola düzülüyoruz. Çantalarımız bir hayli ağır. Kalkan’ın doğu istikametindeki en üst asfalt yoldan yürüyoruz. En üst asfalt yoldaki en üst ve en son bakkaldan pil ve çokoprens alıyoruz. Çokoprens yolculuğumuzun en güzel lezzeti.

İleride Likya Yolu tabelasının kuzeyi yani Bezirgan’ı gösterdiği noktada mola veriyoruz. Çok eski bir hamam, hamamın duvarının dibinden akıp geçen bir dere.

Aman Allah’ım o da ne? Bu su, dağın zirvesinden aşağılara doğru, köpük köpük, çağlayarak akmakta. Bu ne gösteriş, bu ne çalım… Sanki bu iki Likya Yolu yolcusunu sevgiyle, nümayişle karşılıyor. Teşekkür ediyoruz tabiat anaya, tabiat ananın çocukları olarak. O görüntünün hazzını çıkararak doğayı onurlandırıyoruz.

Dikine vuruyoruz tabelanın Bezirgan tabelası yönüne. Yol boyu sağlı sollu, yamaca kurulmuş deniz manzaralı köy evleri… Yağmur başladı yine. Pançolarımızı çekip yürümeye devam ediyoruz. Burada yol işaretleri güzel. Yolu şaşırmıyoruz. Yukarılara doğru çıktıkça, bu yolun Likya ve daha yakın dönemlerde çok işlek bir yol olduğunu gözlemliyoruz. Harika bir patika. Aşağımız deniz ve adalar…

– O da ne? Eto bir nal çivisi buldum, şuna bak. Kimbilir ne zamandan kalma?

– Aaa… Bir tane de ben buldum.

Birdi, beşti derken birçok nal çivisi topluyoruz. Eskilikleri hakkında bir malumat
edinemiyoruz.425073_10150558240906306_856225242_n

– Eto! Buranın adı bence Likyalılar döneminde “Nal Toplatan Yokuşu” idi. Baksana şu nal kırıklarına, nal çivilerine.

– Ya da, diyor Eto, düşünüyor? Likya’nın nalbantları iyi nalbant değillerdi.

Gülüşüyoruz. Yağmuru fark ettiğimiz falan yok. Tepeye varınca yağmur iyice hızlanıyor. Bir çoban barınağı, saçağın altına çantalarımızı bırakıp, adamı yere serecek kadar kuvvetle esen rüzgarın altında önümüzdeki zirveye fotoğraf çekinmeye gidiyoruz. Orada keçi otlatan Moşe bizi bekliyor.

Moşe, Bezirgan köyünden.

– Adım Muhittin ama bana köyde Moşe derler, diyor gülerek.

– Moşe, bizim şu kayaların üstünde fotoğrafımızı çeker misin, diyorum.

– Şuraya mı basacam, diye soruyor Moşe.

– Bas Moşe, hadi rüzgar uçuracak bizi, diyoruz.

Moşe, keçilerini otlatıyor. Keçilerden bazıları doğurmuş. Oğlakları kucağımıza alıp seviyoruz. Çok sevimliler. Yağmur durmak bilmiyor.

– Bezirgan yakın mı, diye soruyorum?

– Yakın, şurası, diyor Moşe.

Akşama varıyoruz Bezirgan’a.

Bezirgan’da bizi bekleyen güzel bir sürpriz var. Köyün girişinde 80 civarında tahta bungalov var. Yağmurdan sonra bunlardan birinin içinde yatmak iyi olacak diye düşünüyoruz. Galiba Likya Yolu yolcuları için yapılmış; fakat iş yapmadığı için terk edilmiş bu bungalovlar, diye içimizden geçirirken, bir yaşlıca adam geliyor:

– Bunlar ne amca, diyoruz tahta bungalovları göstererek.

– Köylülerin ambarı, diyor amca.

– Bunlardan birinin içinde yatabilir miyiz, diyoruz?

– Burada yatılmaz, eve götüreyim ben sizi diyor.

– Bu cümleyi o gün gördüğümüz tüm Bezirganlılar söylüyor. Çok inceler, Anadolu köylüsü…

– Biz rahatsız etmeyelim, diyoruz hepsine.

– Olur mu öyle şey, rezil olmayın buralarda, diyorlar.

– Olur mu öyle şey, biz bunu yaşamaya geldik zaten, diyoruz.

– İyi o zaman, kapısı açık bir tane bulun, yatın içinde, diyor biri.

Öyle yapıyoruz. Köyün girişindeki beyaz evin kurnasından su alıp geliyoruz. Saçağın altında hava kararmadan akşam yemeğimizi yapıp, yağmurun çinkoya değen sesini dinleyerek uykuya dalıyoruz.

3. GÜN
425914_10150558217601306_296112880_nSabah olmuş. Yağmur hala devam ediyor. Tulumumuzu, çantalarımızı topluyoruz. Su ısıtıp çayımızı demleyip, kahvaltımızı yapıyoruz. Toparlanıp yola koyuluyoruz. Bezirgan Köyü’nün içine dalıyoruz. Köyün orta yerinden sağa dönüp, sonra tekrar sola, sonra tekrar sağa derken üstümüzden geçen ana yola kadar çıkıyoruz. Arkamızda Bezirgan köyü’nün içinden itibaren gelen bir köpek. Hiç aralıksız havlıyor. Kocaman bir köpek. Kangal’a benziyor. Ama Kangal değil. Yarım saattir peşimizde.

Yumrutepe Beli’ndeyiz. Sarıbelen köyü aşağıda. İşaretler bizi güney-doğuya götürüyor. Haritaya bakıyoruz Sarıbelen kuzey-doğuda. İşaretlerden devam ediyoruz. İleride kemikli bölgede yol sola, yolun aşağısına iniyor. Burada çok fazla hayvan kemiği var. 100 metrekarelik bir alan olduğu gibi kemik. Her yerde köpekler var bu yüzden. Bizim Bezirganlı köpek hala peşimizde. Havlaması hiç kesilmedi. Bu yol, çalılıların
içinden aşağılara, Sarıbelen’e kadar uzuyor. Yamaçlardan, yağmurun ıslatmakta olduğu çamurlu patikalardan aşağılara kayıyoruz. Yolumuza asfalt bir yol çıkıyor. Burada işaretler kayboluyor. Of! Ne tarafa gitsek. Harita Sarıbelen Köyü’nün altından gösteriyor yolu. Sarıbelen’e yöneliyoruz. Önümüze yağmurun coşturduğu bir dere çıkıyor. Derenin karşı yamacında bir taş, taşta Likya yol işareti.

– Eto, botlarını çıkar, dereden karşıya geçeceğiz.

İleride bizi bekleyen daha büyük dereleri bilmiyoruz tabi. Paçalarımızı sıvayıp, karşıya  geçiyoruz. Karşı taraflar göl içinde tarla. Hiçbir yerde işaret görünmüyor. Sağa gidiyoruz yok, sola gidiyoruz yok. Tarlalar bataklık olmuş. İşimiz zor. Henüz bu yılın işaretlemeleri yapılmamış olmalı ki izler çok silik. Burada 1 saat kadar oyalanıyoruz. Haritada yol, köyün altından geçiyor. O taraflara bakıyoruz. Ben Eto’yu orada bırakıp karşı yamaca doğru yol alıyorum ve yolun ta yukarılarında kırmızı-beyaz yol işaretini görüyorum. Hemen bulunduğum yere, yukarıdaki işarete ve dereden geçtiğimiz yere paralel bir duba dikiyorum, bizden sonra gelenler rahatça yolu bulsun diye. Yol işaretlerinin kaybolduğu birçok yerde yürüyüşçüler bu dubalama yöntemini kullanmışlardı çünkü.

Dikine bir yolculuk başlıyor Sarıbelen Köyü’ne doğru. Köyün girişinde terk edilmiş evler var. Acaba bu köy Tanzimat yazarlarımızdan Nabizade Nazım’ın yazdığı Karabibik adlı romandaki geçen Belen Köyü mü, diye soruyorum kendi kendime? Galiba burası, diye de cevap veriyorum yine kendi kendime. Çünkü Kaş’a bağlı Belen adlı bir köy şu anda yok. Olsa olsa burasıdır deyip tuhaf duygularla yola devam ediyorum.

Yumrutepe’den direk Sarıbelen’e yürüyebilirmişiz. Yolu boşuna uzatmış Kate Clow. Likya Yolu’nun en kötü işaretlenmiş parkuru burası. Siz, bu yolu yürüyecekseniz Yumrutepe’den Sarıbelen’e direk inin.426043_10150558602606306_580077693_n

– Ekmeğimiz bitti, diyor Eto.

– Köye girip alalım o zaman diyorum. Köyün girişinde birine soruyorum:

– Bu köyde bakkal var mı?

– Var evet, ama bir buçuk km kadar uzak.

– Sen çantalarla bekle ben iner alır gelirim diyorum, Eto’ya.

Adam aşağıdan bağırıyor:

– Ben götüreyim sizi motorumla bakkala, diyor.

Nazlanmıyoruz.

– Olur, diyoruz.

Motorla malzemeleri alıp gelmek iki dakika sürüyor. Bakkalda taze poğaça, açma da varmış. Tabi ki, 2. Likya Yürüyüşü’nün olmazsa olmazı çokoprensler.

Eto, açmaları görünce seviniyor. Bir ulu çınarın altındaki dinlenme yerine muhabbete koyuluyoruz. Çınarın altında bir çeşme, gürül gürül sular akıyor kurnasından. Oturduğumuz yerin altından çağlayarak akan dikine bir dere.

– Suların en coşkun zamanı, diyor Sarıbelenli.

Yardımsever Sarıbelenli ile tanışıyoruz. Adı Lütfi Tıkır. Köyün geçmişini anlatıyor bize:

– Bu köyün eski adı Sidek’tir. Sidek, kamıştan veya kargıdan yapılan bir kamıştır. Bu kamışın içinden geçen suyun çıkardığı o sese de Sidek denir bizim buralarda, diyor. Devam ediyor Lütfi:

– Bu köyün altında bir şehir varmış, diyor. Adı da Pinokyo şehri imiş. Bu isim tuhafımıza gidiyor. Yukarılarda bir İngiliz var, diyor. Bir bahçe aldı, içine bir villa yaptı, diyor. Buradan geçen Likya Yolu yolcularını da evine çağırıp, orayı otel gibi kullanıyor, diyor. Hem de yiyeceğini içeceğini İngiltere’den bavullarla getiriyor, köye bir katkı sağlamıyor, diyor. Dereden tepeden de söz ediyoruz. Sonra:

– Gökçeören’e ne zaman varırız, diye soruyorum?

– Bugün akşama varamazsınız, diyor.

Orada Lütfi ile vedalaşıp, Gökçeören Köyü istikametinde dikine yürümeye başlıyoruz. Sol yanımız köyün mezar taşları. Mezar taşlarında Tıkır soyadını görüyorum. Lütfi’nin akrabaları galiba diye içimden geçiriyorum bir an.

– Eto, akşama kalmamak için kahvaltı molası vermeyelim. Açmaları yiyerek devam edelim.

– Olur, diyor Eto. Dikine yavaş adımlarla tırmanıyoruz. Patika oldukça açık. Yukarıda köyün diğer mahallelerine giriyoruz. Oradan sağa büyük bir çam ağacının altından Likya Yolu tabelasının istikametinde ayrılıyoruz. Çamların sesi içimizi ürpertiyor. Kayalık, inişli çıkışlı bir patikaya giriyoruz. Hava iyice bulutlandı. Yağmur geliyor. “Gökçeören’e varmadan yağmasa!” Kayalıklardan düzlüklere, düzlüklerden tekrar kayalıklara sarıyoruz. Yağmur ince ince yağmaya başladı. Kafamıza ve çantamıza yağmurlukları çektik. Hava akşama dönmeye başladı. Bir yamaçtan karşıdaki çoban barakasını görüyoruz. Birileri var. Bizi görünce hepsi çıkıyor. Selam veriyoruz. “Akşam olmak üzere gelin misafirimiz
olun.” diyorlar. Teşekkür edip yolumuza devam ediyoruz. Hava iyice kararıyor bu sırada. Tepe lambalarımızı takıyoruz derken yol işaretleri kayboluyor. Ara tara yok. Büyük bir meşe ağacının altındaki düzlüğe kamp yapmak için çantalarımızı boşaltıyoruz. Tam çadırı kurmak üzereyken öyle bir dolu başlıyor ki, malzemelerimiz, kendimiz saniyeler içinde sırılsıklam oluyoruz. Morallerimiz birden sıfıra düşüyor. Üstümüze yağmurlukları çekip dolunun dinmesini bekliyoruz. Bizimkisi nafile… Donumuza kadar ıslandık. Moraller birik. Eto ile birbirimize bakıyoruz. “Toparlanalım.” Diyorum. “Durursak donarız.” Soğuk soğuk bir esmeye başlıyor. “Evet, durursak kesinlikle donarız.” Sırılsıklamız.
Çantalarımız ve elbiselerimiz iki misli ağırlaşmış bir şekilde tepe lambalarımızla son gördüğümüz işareti aramaya koyuluyoruz. Zor olsa da Eto buluyor işareti. Her yer vıcık vıcık. Umarım işaretler su altında kalmamıştır. İşaretler bizi göle dönüşmüş eski bir tarlaya götürüyor. Gündüz olsa kıyıdan kayalardaki işaretleri takip ederek, suya batmadan yürüyebilirdik; ama gece tepe lambalarımızın menziline göre yürümek zorunda kalıyorduk. Dolu durmuştu ama yağmur devam ediyordu. Hava 4 veya 5 dereceydi. Durursak ıslak bedenlerimiz soğuğa dayanamayabilir, hatta ölebilirdik de. O nedenle Gökçeören köyüne kadar yürüyecektik. Hava kapalıydı. Ortalık zindan gibiydi. Hiçbir şey gözükmüyordu. İçimizde yabani hayvan korkusu. Birkaç km yürüdükten sonra sel sularıyla oluşmuş büyük bir dereden zaten ıslanmış ayaklarımızı ve botlarımızı bir daha ıslatarak geçtik. Dereyi geçer geçmez bir kulübeye rastladık. Hemen içeriye baktım. İçerideki keçi gübresi yarım metre kadardı ve toz halindeydi. Ateş yakacak bir yer olmalı. Yok. Eto diğer taraftan bağırdı: “Hocam gelin, burası tertemiz, ocak da var!” O gece duyduğum en güzel cümleydi bu. İlk baktığımız yer, evin ahırıymış demek ki…

428211_10150558372106306_26247830_n
Bu arada, Sarıbelen ile Gökçeören arası tamamen patikadan oluşmaktadır. Bu iki köy arasında, kim yaptıysa, Likya Yolu işaretlerine bir de mavi yuvarlak noktalar eklenmiş.

– Ahırdaki çalı süpürgeyi aldık. Etraftaki tek kuru çalı parçasıydı bu. Bu çalılarla odunları tutuşturduk tutuşturduk, tutuşturamadık halimiz fena… Neyse ki on dakika sonra güzel bir ateş yanmış ve dışarıdaki o kocaman ıslak kütükler bile tutuşmuştu. Birdenbire içerisi sıcacık oldu. Elbiselerimizi çıkarıp duvara gerdiğimiz bir ipe astık. Kuruyorlardı. Odanın içinde atlet ve doncak kaldık. Onları da çıkaramazdık. Onlar üzerimizde kuruyacaklardı. Ateşten beriye köz çekip güzel bir şehriye çorbası yapıp, sıcacık midelerimize indirdik. Günün finali çok güzel olmuştu. Saat 01.00 sularıydı. Çorbadan sonra üzerimize çöken ağırlığa yenik düşüp, gözlerimizi deliksiz bir uykuya sunduk.

4. GÜN
Sabah 09.00 civarında uyandık. İyi dinlenmişiz. Islak hiçbir şey kalmamış. Her şey kupkuru olmuş gece. Ocakta hala köz var. Tekrar tutuşturup termoslarımıza sıcak su hazırlıyoruz. Arkasından nefis bir kahvaltı yapıp, eve küçük bir hediye ve not bırakıp dışarıya çıkıyoruz. Hava hala bulutlu. Yağmur, belli ki devam edecek. Öğleye doğru Gökçeören Köyü’ne ulaşıyoruz. Köyün hemen girişindeki evin verandasındaki kurnadan su alabilirsiniz. Burada tekrar yağmur… Köyde bir kalabalık… Kalabalığı bölerek geçiyoruz. Gökçeörenliler yağmurda yürüyen bu iki gezgine tuhaf gözlerle bakıyorlar. Selam verip geçiyoruz. Sonradan kalabalığın nedenini anlıyoruz.

Bu köyün eski adı, Seyret’tir. Köy isimlerini neden değiştip dururlarsa hiç anlamış değilim. Hatta buna karar veren ve uygulayanlar kimdir, hep merak etmişimdir hatta merakla da kalmayıp onlara gıyaplarında nefret duymuşumdur.

Toprak bir yoldan derince bir vadiye dalıyoruz. Biz hızımızı artırdıkça yağmur da artırıyor. Her yer çamur. Dünkü eziyetli yolculuktan sonra bugün de aynı şeyi yaşamak istemiyoruz. Hacıoğlan Deresi yakınında birkaç kimsesiz ev görüyoruz. “Acaba girsek mi…” Ama daha çok erken. Saat 01.30 civarı. Hacıoğlan deresi tabelasına gelmeden birkaç yüz metre önce sağ kolda çam ağaçlarının dibinde bir karış yüksekliğinde yüzlerce peri bacası görüyoruz. İnanılmaz. Yağmur suları küçücük peri bacaları oluşturmuş. Birkaç kare alıp devam ediyoruz. Hacıoğlan Deresi Antiphellos tabelasından sağa dönüyoruz. Döner dönmez büyük bir ırmak çıkıyor karşımıza. Geçmek neredeyse imkansız gibi. Önce ben çantamı bırakıp bir deneme yapıyorum. Belime kadar su. Debisi yüksek. Batonlara dayanmasam neredeyse alıp götürecek beni. Neyse, galiba geçebiliriz. Geri dönüp çantamı sırtlanıp dikkatlice geçiyorum. Irmağın karşı tarafında üzerimi değiştirirken Eto da
geçmek için hazırlanıyor. O da dikkatlice geçtikten sonra seviniyoruz. Çünkü, geçmek zorundaydık ve düşmemiz çok kötü sonuçlar doğurabilirdi. Coşkun su, alır götürürdü kesin bizi. Hacıoğlan deresini geçtikten sonra hafif meyilli bir parkurdan devam ettik. Bu parkur orman içinde gittikçe dikleşen bir patikaya dönüşüyordu. Dalların arasından sürtünerek geçiyorduk ve pançolarımız paramparça olmuştu.

Yağmur yine iliklerimize işlemeye başladı. Bulutlar aşağımızda kalmıştı. Sürekli dikine çıkıyorduk. Zirveye ulaşınca denizi göreceğimize emindik. Ama zirveye ulaşamadan, ormanlık alandan kurtulduğumuz yerde iki tane yıkılmak üzere olan ev gördük. Saat 03.00 civarı… Odalar böcek doluydu ve oldukça kirliydi. Aşağımızda dumanların içinde bir görünüp bir kaybolan köy Dereköy olsa gerek. Evin dışı tahta ile örtülmüş ve bu örtülü alanda şömine biçiminde ocak da vardı. Bu yağmurda daha fazla ilerleyemezdik. Evin dış kısmına çadırımızı kurduk, ıslak eşyalarımızı gerdiğimizin ipe serdik ve ocağa büyükçe bir ateş yaktık. Kıyafetlerimizi birer birer ocağın önünde elimizde kuruttuk. Suyumuzu 60-70 metre yakınımızdaki bir dereden alıyorduk. Ateşte çorba yaptık ve saat 11.00 sularına kadar yağan yağmurun sesinde, ateş başında koyu bir sohbete gömüldük. Bazen felsefe yaptık bazen doğadan konuştuk. Ocağa büyükçe bir kütük koyup, onun sabaha kadar yanmasını dileyerek çadırımıza çekildik ve tulumlarımıza girdik. Yüzümüz de dahil her yerimizi tuluma gömdük. Gece iyice soğuyacağa benziyor.

– İyi geceler Eto!

– İyi geceler Hoca’m!

5. GÜN
430743_10150558426716306_1097858772_nO sabah çok erken uyandık. Güneş daha doğmamıştı. Uyanınca aklımıza gelmeyen bir şey oldu: Dışarısı bembeyaz kardı. Üşüyorduk. Gece ateşe koyduğum kütük hala yanıyordu. Bir iki dal koydum ateşe hemen alevlendi. Böyle havalarda insanın moralini yükselten en önemli etkendir ateş. Doğada ateş yakabildiğin ve susuz kalmadığın sürece şanslısın demektir. Şanslıydık(!) 4 gündür yağmur altında yürüyorduk. “Likya Yolu’nu hiç bizim gibi yürüyen olmuş mudur acaba?”

Gökyüzü berraktı. Bulutlar dağılmıştı.

– Bugün kan gibi bir güneşin altında yürüyeceğiz Eto!

Ocak sonları. Ayaklarımızın altında kart kurt eden karın sesini dinleyerek yürüyoruz. Deniz belki kuş uçumu 5 km ötemizde; ama demek ki çok yüksekteyiz. Likya Yolunda karı da gördükten sonra.

Az ileride nefis bir orman içi patikaya dönüyor yolumuz. Yaban domuzları her yeri eşelemiş. Arada bir gürültü çıkarıyoruz. Korkudan elbette.

Phellos’a kadar deniz görmeden dağın kuzey yamacından güzel bir patikadan ilerliyorsunuz. Sol yanımızdaki dağ içleri, köyler ve vadiler hep bulut altında. Üç saat kadar yürüdükten sonra Phellos’a varıyoruz. Kalkan’dan sonra, toplam üç gündür ilk defa denizi görüyoruz. Galiba Likya Yolu’nun deniz görmeyen en uzun parkuru burası. Phellos’ta üzerimizi değiştirip tişörtlerimizi giyiyoruz. Hava gayet iyi. Ocak ayındayız tüm yurt kar altında biz tişörtle terleyerek yürüyoruz. Sanki gece karı ve soğuğunu yiyen biz değiliz. Tabiatın her hali güzel. Tam 3 gün gece ve gündüz yağmur altında idik. Aşağımızdaki Çukurbağ’a çok yüksekçe bir tepeden bakıyoruz. Birkaç saat sonra Çukurbağ’dayız. Şirin bir köy. Öğle vakti. Köyün meydanındaki çeşmeden sularımızı dolduruyor ve aynı çeşmenin karşısındaki çardakta uzunca bir mola veriyoruz.

Çukurbağ’ın hemen çıkışında öğle yemeği molamızı verip tekrar devam ediyoruz. Köyün çıkışında “Belinda’nın Evi”ni sağına, eski kuyuyu soluna alarak ilerle. Yalnız, Belinda’nın köpeklerine dikkat edin. Genişçe bir patikadan ilerleyerek geniş alanlardan bu alanın bitişine kadar ilerle. Geniş çayırlık alanın bitimine geldiğiniz zaman Antiphellos’un (Kaş) tam üstündeki dağda olacaksınız. Bu alanlarda yaklaşık iki saat kadar yürüyeceksin. Alanın bitiminden sola, dağdan aşağıya patikadan ineceksiniz. Ama burada, Kaş ve Meis manzarasını oturup iyice seyretmeden kalkmayın. Patikanın başındaki kuyunun yanı bu manzara için eşiz bir nokta. Resim çekilmekten bıkmayacaksınız burada. Kaş’ı o kadar dik bir tepeden seyredeceksiniz ki, şehrin kolayca krokisini bile uçağa gerek duymadan
çıkarabilirsiniz.

431554_10150558377811306_1816761955_nKaş’a bir saati bulmayan sürekli dikine iniş bir parkurdan ulaşacaksınız. Biz öyle yaptık çünkü.

Buradan itibaren, Kaş, Limanağzı, Apollonia, Aperlai, Purple Hause, Üçağız istikametinde ilerleyeceğimizi bilerek yol arkadaşım Eto ve ben 2. Likya Yolu yürüyüşümüzü sonlandırıyoruz.

____________________
Ertuğrul Sapma tarafından yazıldı.

1. GÜN:
523007_10150770639421306_1701318985_n21 Nisan sabahı, saat 08.00’da Kaştan 3. Lukka Yolu yolcuları olarak hareket ettik. Sırt çantalarımız bir hayli ağırdı. Yiyeceklerimiz, çadırımız, tulumumuz, giyeceklerimiz, malzemelerimiz, her şeyimizi sırtımızda taşıyacaktık tam dört gün. Kaş’tan doğu istikametinde yürümeye başladık. Henüz çok erken olduğu için Kaş’ta henüz her yer kapalı.
limanağzındaben
Yolumuz çok özel yerlerden geçecek, bunu biliyoruz. Özellikle Kekova bölgesi ülkemizin ve dünyanın tüm özgün yanları ve sahip olduğu biyolojik zenginlikle en iyi korunmuş kıyılarından biri. Burası ülkemizde betonlaşmanın en az olduğu bölge. “Umarım, turizm canavarı burayı hiçbir zaman yağmalayamaz.”

Yol boyu sağımız deniz, solumuz güzel beyaz evler ve oteller ilerliyoruz. Bir köpekbeliriyor yanımızda. Daha önceki tecrübelerimizden de hareketle, köpeklerin geri dönmesi için çabalıyoruz. Ama dönmüyorlar. Limanağzı’na doğru çok az asfalt, daha sonra traktör yolu ve en sonunda bir patikadan devam ediyoruz. Yer yer Kaş’ı karşıdan gören manzaralar eşliğinde yürüyoruz. Çalılıklar geçit vermiyor bazen. Kahvaltı molası için manzarası bol bir yer arıyoruz. Bir İsviçreli yürüyüşçü ile karşılaşıyoruz. Ayaküstü küçük bir sohbet… Devam ediyoruz. Kayalıklardan dikine inilen bir yerde Amerikalı kadın bir yürüyüşçü ile karşılaşıyoruz. “Purple House var 25 km ileride. Orada mutlaka konaklayın.” diyor. Daha sonra anlatacağım Purple House’ın (Mor Ev) Sıçak Koyu’nun, Aperlai’nin ve aramızdan iki yıl önce ayrılan sevgili Sitare Ağaoğlu’nun hikayesine bir giriş niteliğindeydi bu konuşma. Sohbet bir anda koyulaştı. 10 dakika falan geçmiş. Limanağzı koyunun yukarıdan görünüşü harika. Aşağıya inmeye başlıyoruz. Burada üç farklı güzellik bizleri bekliyormuş. İlki, iplere tutunarak geçtiğimiz yer, diğeri Hıdırellez Mağarası ve Seveda kaya mezarları. Üçü bir arada. Bir de Limanağzı’nın muhteşem güzelliğini eklersek dört ediyor.

Limanağzı’na göçü atıyoruz. Kahvaltı molası. Az ilerimizde bir çadır var. Gece orada konaklamışlar belli ki. Onlar da kahvaltı yapıyor. Onlar bizden önce toparlanıyor ve yola koyuluyor. Beş dakika sonra biz de koydan ayrılıp, bizden öncekilerle aynı istikamette yürüyoruz. Ağaca bir şal takılmış.Önümüzden gidenlerin olmalı. Çok geçmeden arkalarından yetişiyoruz, şallarını veriyoruz. Koyu bir sohbet başlıyor. İstanbul’dan gelen üniversite öğrencileri Leman, Bade ve Semih ile sanki yıllardır tanışıyormuşuz da burada karşılaşmışız gibi, hiç yadsımıyoruz birbirimizi. Beraber yürümeye başlıyoruz. “Buradan Üçağız’a kadar su yok.” diyorlar. “Eyvah!” diyoruz. Hiç akıl edemedik. Yanımızda birer litre su, ya var ya da yok. Üçağız iki buçuk günlük mesafede. “Dur bakalım, paniklemeyelim.” diyoruz; ama Onur’la göz göze geliyoruz. Suyu daha az kullanmaya özen gösteriyoruz. Fakdere mevkiine geliyoruz üç buçuk saatlik yürüyüşle. Orada öğle yemeği molası veriyoruz. Yumurtalı kavurma yapıyoruz. Denize ilk kez giriyoruz. Tarih 21 Nisan. Güneşleniyoruz ve yeni yol arkadaşlarımız çok yorgun olduklarından Boğazcık’a kadar otostopla gelip, oradan yürümeye devam etmek istediklerini söylüyorlar. İki saatlik uzun bir moladan sonra Onur’la birlikte tekrar yola koyuluyoruz. Az ilerideki bekçi evinden su istiyoruz. Bubizi rahatlatıyor. Toprak bir araba yolundan tepeye kadar çıkıyoruz. Tepede, denizi tekrar gören yerde rotamız, stabilize yoldan çıkarak taşlık bir patikaya giriyor. Denize kadar iki kilometrelik, döne döne inilen bir parkurdan iniyoruz. Çok zaman alıyor burası. Yol, bazı yerlerde inanılmaz kötüleşiyor. Çantalarımız çalılara takılıyor. Kayalıklarda ayağının takılıp, o ağır çanta ile düşmeniz an meselesi. Dikkatlice yürüyoruz. Yolumuz denize çıkıyor. Şaşırıyoruz. Bir “U” dönüşü yaparak tekrar dikiliyoruz yokuş yukarı. Aynı toprak yola çıkıyor Lukka Yolu. Canımız sıkılıyor, keşke toprak yoldan hiç ayrılmasaymışız diyoruz.“Yol bitti mi, nedir?” Suyumuz bitmek üzere. Saat 17.00’yi geçti. Ayaklarımızın altı iyice acımaya başladı. Ayaklarımız su toplarsa yanarız. Devam ediyoruz. Birkaç kamp bölgesini geçiyoruz içimiz acıyarak. Kamp atamıyoruz; çünkü suyumuz yok. Boğazcık Köyü’ne en az beş km var daha ve patikalar çok yılankavi, yol bir türlü bitmiyor. Saatte bir buçuk, iki km yol yapıyoruz en fazla.

524751_10150770637756306_657086555_n“Hadi bu gece susuz idare ettik diyelim, yarın da bulamazsak biteriz.” diyerek yürüyoruz.

Yolun denizden ayrılıp yamaca tırmandığı bir noktada tavanı yarım daire şeklinde çok eski bir yapı… Kuyuya benziyor. Suyu kontrol ediyoruz. Su bulanık ama kurtlanmamış. Seviniyoruz. Hava karardı kararacak. Oraya kampımızı atıyoruz. Fena yorgunuz. Ateşte bir şeyler pişirip karnımızı doyuruyoruz. Muhabbet edecek durumumuz yok. Gözler kapanıyor. Havanın kararmasıyla birlikte çadırlarımıza çekiliyoruz. Aşağıdan denizin sesi geliyor. Ninni niyetine dinliyorum. Gece ara ara yukarılardan kurt ulumaları geliyor kulağıma. Onları dinlemek çok zevkli. O gece çok uzun bir uykuya varıyoruz sıcacık tulumlarımızın içinde…

2.GÜN:
Uyandık. Etraftan topladığımız ada çayları ile kahvaltımızı yaptık. Hazırlandık falan derken saat 10.00’u bulmuş. Biraz yavaş davrandık. Bir km kadar yokuş bir patikadan tırmandıktan sonra çoban barakaları ile karşılaşıyoruz. Sularımız bitmişti. Etrafa sesleniyoruz ama ortalıklarda kimsecikler yok. Büyük bir varil ve önünde hayvanların su içmesi için bir tekne var. Vanayı çeviriyoruz buz gibi su akıyor.

Şişelerimizi doldurduk. En az birer litre su içtik, vücudun su ihtiyacını karşılamak için ve suyumuzu mümkün olduğunca geç kullanmak için. Çoban köpeklerinin uzaktan havlamaları eşliğinde devam ediyoruz yolumuza. Az yukarıda toprak bir yola kavuşuyoruz. “Bizi bu su, hiç takviye yapmasak bile Üçağız’a atar.” diyerek devam ediyoruz. Yukarıda yine İsviçreli bir grup ve Türk rehberleri ile karşılaşıyoruz. Ayaküstü sohbet ediyoruz onlarla. Çantaları küçük, demek ki günübirlikçiler. Burada Lukka Yolu, stabilize yoldan bir patikaya ayrılıyor. Yine kayaların içine sarıyor patika. İşaretler karmakarışık. İstikamete paralel değil işaretler. Yol zaten yok. Kayalardan keçiler gibi hoplaya zıplaya yukarıya doğru çıktık. Bir kuyuda dinlenme molası verdik.

Boğazcık köyünden bir göçer abimiz yanımıza gelerek, hal hatır sordu, bizi mutlu etti. Küçük kızı geldi daha sonra yanımıza. “Merhaba” dedi. Çikilotalarımızı paylaştık onlarla. Vedalaşıp devam ettik. Toprak, gayet düzgün bir yoldan tempoyu artırarak yürüdük. Boğazcık köyünün girişindeki evin bahçesinden su takviyesi yaptık. Önceki gün denize girmiştik. Tuzumuzla bir gündür duruyoruz. Evin girişinde, hortumla kafamızı yıkadık, duş aldık. Bahçedeki marullara ve maydonozlara dayanamadık. Yola koyulduk. Az ileride asfalt yoldan çıkarak, Lukka Yolu tabelasından sağa döndük. Toprak bir traktör yolundan epeyce ilerledik.

Bu bölgede, Boğazcık’a 2 km kala ve Aperlai’den 2 km sonrasına kadar patikalar çok güzel. Çünkü bu yollar, antik kentleri birbirine bağlayan gerçek yollar.389579_10150770588236306_573389231_n

Hava çok sıcak. Güneş yakıyor. Bu bölgede her yerde kuyu var. Apollonia kentine ulaşıyoruz. Apollonia’nın eteklerinde, asfalt yola kavuşmadan öğle yemeği molası veriyoruz. Çöplerimizi yakıp yola devam ediyoruz. Asfalt yoldan iki yüz metre kadar ilerledikten sonra üst yanımızda ulu bir meşe ağacının altında keçilerini kuyudan çektiği su ile sulayan bir çoban görüyoruz. Selam veriyoruz. Buradan yol, sağa traktör yoluna giriyor. Kötü bir Aperlai tabelası var burada. Az sonra yol patikaya dönüşüyor. Her yer kuyu. Suları hep bulanık ama. Bir aya kalmaz bu sular kurtlanır, deyip denize doğru alçalmaya başlıyoruz. Hızımız gayet iyi. Ama bu bölgede patikadaki kayalar artıyor. Terk edilmiş Rum evlerinin olduğu düzlük bölgeye geliyoruz. Evlerin ortasında birkuyu… Az ileride patlatılmış Lukka kaya mezarlarının arasından ilerliyoruz. Burnumuzun kemikleri sızlıyor bu tarih yağmacılığından dolayı.

Lukka Yolu yürüyüşümüzün en güzel ve en görkemli yapılarından biri ile karşılaşıyoruz: Aperlai. Şehrin surları hala dimdik ayakta. Nekroplü muhteşem. Kaya mezarları arasından görünen Sıçak yarımadasının koyu ve birkaç taş evin oluşturduğu manzara inanılmaz. Tarih, doğa, deniz ve ben… Daha ne isterim? Ne isterim söyleyeyim: Sitare Ağaoğlu ile tanışmak… O da kim mi? Yapmayın! Kocaman şehirlerden kaçarak elektriği, yolu olmayan Sıçak Koyu’na gelip burada bir çoban evi satın alarak, onaran ve ömrünün sonuna kadar burada yaşayıp burada ölen birisi Sitare. Onunla oturup sohbet etmeyi çok isterdim.
Sitare Ağaoğlu, ülkemizin tanınmış ailelerinden biridir. Babası bakanlık etmiş, Karabağ
kökenli bir ailedendir. Atatürk’le birlikte çok işler yapmış, Ziya Gökalplerle, Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yurdakul gibi Türkçü isimlerin içinde yer almış, Atatürk’ün emri ile 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurmuş Ahmet Ağaoğlu’nun torunudur. Ressamdır. Doğa sever, hayvanlarla çok iyi anlaşır. Bir gün, insansızlığı özler ve günün birinde, “Artık benden bu kadar.” der büyük büyük şehirlere. O şaşalı hayat geride, engin denizler önündedir artık. Doğayı, denizi, doyuncaya kadar yaşamış birisidir Sitare. İki yıl önce sessiz sedasız aramızdan ayrılmış Sitare. Onunla tanışamadığım için o kadar üzgünüm ki.

Sitare Ağaoğlu, bu ülkenin başına gelmiş olan nadir güzel şeylerden biridir işte bu yüzden. Onu, ölümünden sonra tanımış olmak canımı acıttı; ama değil mi ki o en büyük sanatçılar, Osman Hamdiler, Orhan Veliler, Hemingwayler ve daha niceleri son nefeslerini verirken aslında bilmezler, ölümün “sonsuzlukta” alınan ilk nefes olduğunu.

Sitare hanım için özetle diyebiliriz ki; resimleri, hayatı algılayış şekli, anarşist tavrı, doğaya olan tutkusu, Aperlai’si, çok sevdiği hayvanları… ile hatırlanacak bir sonsuzluk anıtıdır.

Belki günün birinde ben de alır başımı Aperlai’ye giderim. …ve belki orada senin güzel hayvanlarınla, “küçük cinlerinle” karşılaşırım ve “Size Sitare’nin selamı var.” derim.

GÖNÜLLÜ SÜRGÜN

Aperlai’nin benim536743_10150770625826306_1330225523_n için ayrı bir önemi var. Yaşamının büyük bir bölümünü burada satın alarak onardığı bir çoban evinde geçiren ancak iki yıl önce aramızdan ayrılan sevgili dostum Sitare Ağaoğlu’nun anıları antik kentin her taşına, ağacına sinmiş gibi. İşte koyun bittiği yerdeki o küçük evlerden üçü Sitare’nın bir ömür sığdırdığı yaşam alanlarıydı. Bir nevi “dervişhane” gibiydi bu evler. “Buraya boğazda bir yalı parası harcadım.” derdi Sitare. Son yıllarda burada yalnız yaşıyordu. Kendisinin kullandığı fiberglas bir tekneyle ihtiyaçlarını Kaş ya da Üçağız’dan sağlıyordu. Yaptığı resimlerdeki küçük ve belli belirsiz figürleri sorduğumda, “Onlar, taşların içindeki küçük cinlerim benim.” Yanıtını vermişti. Aperlai çevresindeki taşların, ağaçların, bitkilerin ve her canlının bir bütün olduğuna inanan, insanın kendi varlığını bütün bunların üstünde görmesine öfkelenen biriydi Sitare. Aperlai, O’nun dalgalı gençlik yıllarının ardından demir attığı son sığınağı gibiydi. Tercih edilmiş bir yalnızlığın zorunlu ikametgahı. Bir “gönüllü sürgün” yeri. Hafif rüzgarlarda, bir bayrak dalgalanmasını andıran seslerle ıssızlığı bozan koydan, bazen bir portakal kasası, bazen bir ayakkabı bazen de Yunan adalarından atılmış bit ambalajı getirdi deniz. Bir keresinde, içinde Arap harfleriyle yazılmış yüz yıllık mektup bulunan bir potkal geldiğini anlatmıştı. (Temmuz 2012 – Atlas dergisinden alıntı)

(Bu potkalla ve diğer denizden gelen malzemelerle ilgili olarak: “Bu potkalın, Osmanlı döneminde denize bırakılmış olabileceği muhtemeldir.” demişti Sitare. Bir gün pilot koltuğuyla birlikte bir ceset getirir deniz bu sefer. Cesedi koyda Sitare bulur. Anlaşılır ki, açıklarda düşen bir helikopterin pilotudur bu ceset.)

Şu anda, tüm bu hikâyeler kafamda, Sitare’nin silueti hayalimde, oturduğu taş ev tam da karşımızda. Yanı başımızda Aperlai. Sitare’nin fiberglas küçük teknesi hala aşağıda iskeleye bağlanmış halde sahibini beklemekte, O’nun bir daha gelmeyeceğini bilmeyerek. Biri evinin ahşap panjurlarını kapatmış. O, giderken bu kayaları, bu bitkileri, “küçük cinlerini”, Aperlai’yi yalnız ve öksüz bırakıp gitmiştir. Gittiği yerden, şimdi bırakıp gittiği ıssızlıkta yürüyen bu iki yolcuyu görür mü acaba. Güneşli Sıçak Koyu’nun denizden yansıyan ışıkları evinin taş duvarlarını yalamakta. Sanki, Sitare’nin kapısını çalmakta. Duygularımız diz boyu. Lukka Yolu’nun en güzel yeri. En anlamlı, en gösterişli, en canlı, denize yakın en sessiz, en ıssız yeri. Duygularımız, doğa coşkumuz, içimizin acıması geçecek gibi değil. Onur, işaretle, hadi, diyor. Çantalarımızı vurup sırtımıza yavaş yavaş Sitare’nin evine doğru ilerliyoruz. Evin arka tarafından yürüyoruz. Burada “The Purple House”, bizi bekliyor.

Şimdi bu koyda Rıza Cüce, eşi Feyza Cüce ve küçük oğlu Ada Cüce yaşamaktadır. Rıza Cüce, aldığı ani bir kararla işini gücünü bırakır ve buraya yerleşir. Eskiden kalma kuyuya ek olarak bir kuyu daha kazar Rıza, yağmur sularını biriktirmek için. Etrafa doğal malzemelerle masalar, sandalyeler yapar ve dededen kalma bir evi onararak Sitare’nin yadigârlarına komşuluk eder. Kullandığı malzemeler tıpkı Sitare’nin anlattığı gibi, denizin getirdiği kütükler, ahşaplar…

Rıza, Lukka Yolu yolcularına burada kamp, otel ve yiyecek içecek hizmeti vermektedir. Bir gün yolunuz buraya düşerse ki düşşün, Rıza’nın kurduğu The Purple House da mutlaka bir gece kalın buna bir de gündüz ekleyin.

Rıza buraya elektrik ve yo522736_10150770609396306_1812730024_nl yapılmasını istememektedir. Bunu biz de hiç istemiyoruz. Hele turizm canavarının bu doğa ve tarih cennetine uğramasını hiç mi hiç istemiyoruz. Tüm ihtiyaçlarını Üçağız ve Kaş’tan gidermektedir Cüce ailesi. Üçağız istikametinde yarım saatlik ATV motoru ile daha sonra da tekne ile ulaşmaktadır.

Bu yazı çok eski bir yazı fakat 2015’teyiz ve Aperlai’den bir kez daha geçtim. Hatta katılımcı sayımla “Likya Yolu Rekoru”nu kırdım. 2015’te 174 kişi ile geçtik Kaş-Andriake arasını.

Rıza’da ne anılar ne anılar: “Kız arkadaşımı aldım geldim buraya, bak dedim, ben burada yalnız başıma yaşayacağım. Eğer benimle burada yaşayabilirsen evlen benimle, yaşayamazsan sen bilirsin… Şimdi evliler ve mutlular. Ada adındaki oğulcukları da onların Aperlai’deki yalnızlıklarına eşlik etmekte. Rıza The Purple Hause’u nasıl kurduğunu anlatıyor: “Dededen kalma bir ev, her yeri dökülüyor. Birkaç eşya ile geldim, idare ediyorum. Bu ıssız yerde arada bir sırt çantalı insanları görüyorum. Kimi selam verip geçiyor kimi oturup benle sohbet ediyor. Bazıları para verip kalmak istiyor Rıza’nın evinde. Rıza oralı olmuyor. Ne yapıyorsunuz burada diye soruyor Rıza yürüyüşçülerden birine en sonunda. Adamlar yanıt veriyor, “Burası Likya Yolu’dur. Günlerdir yürüyoruz.” Gel derler Rıza’ya. O ana kadar bahçesinde olup da hiç fark etmediği Likya Yolu işaretlerini gösteriyorlar Rıza’ya ve “Bu işaretleri takip ederek yürüyoruz.” derler.

Kalmak isteyenler artınca, Rıza iki oda yapar evin üst katına. Sonra kamping açar. Sonra Likya Yolu’nda bir efsane olur yıllar içinde The Purple Hause ve Rıza. Rıza tam bir Mandıra Filozofu’dur. Parayla işi olmaz. Onunla sakın para konuşmayınız, pazarlık hiç yapmayın. Ne siz onu üzün, ne de o sizi. Rıza’da daha hikaye çok, kalanını kendiniz gidince dinleyin Rıza’dan yalnız Ada’nın oyuncaklarını sakın unutmayın. Sene 2015 itibariyle Ada 4-5 yaşlarındaydı.

O sırada telefonum çalıyor. Bir gün önce Fakdere Koyu’nda ayrıldığımız arkadaşlarımızdan Leman arıyor. Üçağız’dalarmış. “Ancak akşama orada olabileceğiz.” diyoruz. “Tamam gelince arayın.” diyorlar.

Adım atacak mecal yok dizlerimizde. Purple House’dan ve Rıza’dan vedalaşarak ayrılıyoruz.

Buradan itibaren yol, uzun müddet kırmızı topraklı bir düzlükten ilerliyor. Burada tempomuzu artırdık. İleride yol tekrar kayalık patikalara ulaştı. Koyların tepelerine çıkarak, oradan sahile inerek bazen koyun burunlarından dolanarak ilerledik ve akşam saatlerinde Üçağız’a ulaştık. Arkadaşlarımızı aradık, Kaleköy’e geçtiklerini ve oraya kamp kurduklarını söylediler. Önce bir balık lokantasına gidip karnımızı doyurduk ve bir pansiyona attık kendimizi. Sıcak duş çok iyi geldi.

O sırada saatlerimiz 23.00’ü gösteriyordu. Telefonum çaldı, arayan Bade’ydi. Çadırımızın etrafında b319865_10150770650316306_2078648072_nirileri geziyor, çok korktuk, gelin bizi alın, dediler. Hassan Restoran’ın sahibi Hasan abimiz bize bir araba buldu ve Memet abimizle birlikte Kaleköy’e giderek arkadaşlarımızı aldık ve kaldığımız pansiyona yerleştirdik. O gece saat 02.00’ye kadar sohbet ettik ve o saatte herkes odasına çekildi.

3.GÜN:
Sabah 07.30’da kalktım ve bahçeye indim. Yenidünyaların tam zamanıydı. Bir kucak dolusu topladım ve çantama doldurdum. Derken birer ikişer, ekip uyanmaya başladı. Balkonda güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra tekrar yola koyulduk. 23 Nisan’dı. Üçağız Köyü’nün çocukları şarkılar eşliğinde köyün limanına doğru yürüyorlardı. Neşeli bir gündü. Kaleköy istikametinde ilerlemeye koyulduk. Bir saat kadar yürüdükten sonra Kaleköy’e (Simena-Kekova-Batıkkent) ulaştık.

Kekova, Üçağız ve Kaleköy’ün karşısındaki 5 kilometrekarelik insan yaşamayan bir ada. Bu adadan dolayı bu bölge Ke557786_10150770640786306_1958545998_nkova adıyla anılıyor. Her gün yüzlerce turist yatlarla buraya gelmektedirler. Kaleköy’e karayolu yok.

Kaleköy iyi korunmuş; tarih, doğa ve denizin birleştiği muhteşem bir yer. Türkiye’nin belki de en güzel iki köyünden biri Kaleköy; diğeri de hiç şüphesiz Üçağız. Yan yanalar zaten.

Kaleköy’e doğru kopuk bir şekilde toprak bir yoldan çıkıyoruz. Kırk beş dakikalık bir yürümeyle Simena’ya ulaşıyoruz. Şehrin arkadan girişi, taş döşeli çok eski yollardan tırmanılarak geçilen bir yer. Aşağısına gemi barınağı yapılmış. Bir geminin gölgesine çantalarımızı bırakıp batonlarımızla Kaleköy’e tırmanıyoruz. Manzara mükemmel. Yol antik kentin nekropolünden geçiyor. Tepeye çıkınca onlarca Lukka kaya mezarı arasından denizin turkuaz rengi görünüyor. Manzaraya diyecek tek kelime yok.

Kalenin dibinde ilköğretim okulu çocuklarının 23 Nisan kutlamasını izliyoruz. Köyün içerlerine dalıyoruz. En aşağılarda dayanamayıp denize giriyorum tek başıma. Geriye dönüşte bahçelerden limon topluyoruz. Yenidünyalardan aşırıyoruz. Hele az yukarıdaki karadutları görünce önce ben ve Semih sonra Onur, Bade ve Leman da katılıyor dut hırsızlığına. “Of, fena lezzetli.” Bahçenin sahibine yakalanmadan uzaklaşıyoruz Allah’tan. Hızlıca geldiğimiz yoldan geriye dönüyor ve geminin gölgesine bıraktığımız çantalarımızı sırtlanıp yola koyuluyoruz Andriake’ye doğru.

Yol 3 km kadar düzlükler içinde, kırmızı topraklı patikadan devam ediyor. Sağımızda Cenevizlilerden kalma bir kale. Peşimizde bir köpek. Lukka Yolu’nun vazgeçilmezidir bu “peşimize takılıp, günlerce bizimle yürüyen köpekler”. Ayrılmak bilmiyor. Hızımız gayet iyi. Neredeyse koşturuyoruz. Sıcak fena… Ter içindeyiz. Tempomuzu düzlük bulduğumuz yerlerde artırarak, kayalık patikalarda düşürerek ilerliyoruz. Arada bir Bade’nin ayak burkulmaları da olmasa hızımıza diyecek yok.

Sularımız bitmeden ve akşama kalmadan Andriake’ye varırız diye hesap ediyoruz.

Pırıl pırıl koyların Lukka Yolu ile buluştuğu yerlerden geçiyoruz. Gözümüz doğanın güzelliğine takılı kalıyor. Deniz ne kadar berrak. Yakınlarda ne bir yerleşim yeri var ne de turistik bir tesis. Türkiye’nin en güzel koylarından biri olan Kapaklı Koyu’na ulaşıyoruz.

Koyun orta yerinde bir adacık. Adacıkta ağaçlar büyümüş, çimenler yeşermiş. Koyun diğer adı Burç Koyu. Kaleköy’den çıkışımızda karşılaştığımız Zirve Dağcılığın Ankara grubu ile tekrar karşılaşıyoruz burada. Öğle yemeği molasını biraz uzun tutuyoruz. Köpeğimize bir yenisi daha katıldı burada. Bir ağacın gölgesine tünediler ve orada uykuya daldılar. Yemeğimizi yiyip biraz da denizde serinledikten sonra yola devam ettik. Kapaklı Köyüne doğru çıkan kayalık patikalarda Leman, Semih ve ben önden Onur ve Bade arkalardan ilerliyor. Suyumuz iyice azaldı.

Kapaklı Köyü’nün karşısından geçiyor Lukka yolu. Kapaklı’nın sera görüntüleri canımızı sıkıyor. Orada Andriake Kamping’in reklam panosuna bakıyoruz. Akşam burada konaklayabiliriz diye içimizden geçiriyoruz. Uzun bir dinlenmeden sonra Onur ve Bade bize yetişiyor. Bade, ayağını burkmuş ve düşmüş. Ayak bileklerinde yer yer morluklar… Moralimiz bozuluyor. Fazla devam edemeyecek gibi görünüyoruz. Denizden uzaklaştığımız noktalar… İnişli çıkışlı kayalık parkur dimdik bir patikaya denk geliyor ve Çakıl plajına kadar yarım saatlik bir iniş rotasını takip ediyoruz.

…ve Çakıl Plajı.149359_10150770643641306_991168692_n

Herkes bitkin. Denizden çok az geride bir su birikintisi var. Köpeğimiz oradan su içiyor. Demek ki tatlı su. Ama rengi, iyi demlenmiş bir çaya benziyor. İçsek mi… Burada kamp mı kursak… Bu sudan içebilirsek burada kamp kurabiliriz… Kafamızda türlü düşünceler. “Andriake’ye son 3 km. Yürüyebiliriz,” diyorum. Beni destekleyen tek bir cümle edilmiyor. Bir saat kadar bekliyoruz plajda. Köpeğimiz de bizimle birlikte…

“İmkansız, artık bir adım dahi atamayız.” Bu cümle çok kararlı. Bir çözüm üretiyoruz. Kapaklı köyünde gördüğümüz tabeladaki Andriake Kamping’in telefon numarasını Bade aklında tutmuş. Arıyoruz. Bize bir balıkçı teknesi gönderiyorlar. Tekne sahibi sadece mazot parasını alıyor bizden. Hayret ediyoruz. Demek ki buralarda daha insanlık ölmemiş. O gün kamp alanında hoş muhabbetler oluyor. Kamp ateşimiz bile yanıyor. Ateşe patates gömüyoruz. Sıcak su ile duşumuzu alıyoruz. Muhabbet keyifli ama göz kapakları daha fazla uyanık kalmaya izin vermiyor. Birer ikişer çadırlarımıza çekiliyoruz.

GÜN:
Sabah mı olmuş ne. Güneşle birlikte uyanıyorum. Serinlikte Andriake limanını ve plajını geziyorum. Döndüğümde herkes uyanmış, neredesin sen diyorlar. Güzel bir kahvaltıdan sonra Andriake kalıntılarının olduğu yere gidiyoruz. Güzel korunmuş binlerce yıllık bir ticaret merkezi. İlk kez bir antik yerleşim yerinde canlı canlı sarnıç görüyor ve içine giriyorum. Çok keyifli. Etrafta anfora kalıntıları dolu. Bir saat kadar zaman geçiriyoruz burada. Ayrılmak çok zor.544807_10150770587526306_1772162531_n
Burası binlerce yıllık bir ticaret merkezi. Arkeologlara göre Andriake harabeleri kurulduğu tarihten sbugüne kadar 2 metre çökmüş.
Hayallere dalıyoruz. “Gemiler dükkânların önüne kadar yaklaşır, beyaz peştemallı ticaret erbabları gelen gemilere kölelerini gönderir…”

Burada Lukka Yolu’ndan ayrılıp toprak yoldan Demre yoluna çıkıyoruz ve Demre’ye kadar yürüyoruz. Oradan Onur’la ben Kaş’a, aracımıza hareket ediyoruz; Bade, Leman ve Semih otostopla Çıralı’ya hareket ediyorlar.

Buruk bir vedalaşma.

Her biten şey gibi 3. Lukka Yolu yürüyüşü de böyle hoş, hafif hüzünlü bir şekilde sona erdi.

____________________
Mehmet Gültekin tarafından yazıldı.